Fişek Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Vakfı














 

PROF.DR.NUSRET H.FİŞEK VE EYLEMİ

* Kimdir? * Onun İçin Yazdılar * Özgeçmişi * Anma Etkinlikleri
* Haberler * Fotoğraf Albümü * Onu Anımsatanlar

Prof. Dr. Nusret H. Fişek İçin Yazdılar

Dr.İsmail Özaydın Uğur Mumcu
Teoman Erel Prof. Dr. R. Kazım Türker
Müşerref Hekimoğlu Mustafa Ekmekçi
Prof. Dr. Rahmi Dirican Necat Erder
Mehmet Suphi Gürsoytrak Av.Nevzat Helvacı
Prof. Dr. Yaman Örs Mehmet Cemil Uğurlu
Prof. Dr. R. Kazım Türker Prof. Dr. Ferhunde Özbay
Prof. Dr. Mümtaz Peker Dr. Frederic C. Shorter
Yekta Güngör Özden Prof. Dr. İlhan Tekeli
Dr. Ferruh Yavuz Prof. Dr. Ayşen Bulut
Prof. Dr. Cevat Geray Prof. Dr. Mümtaz Peker
Dr. Frederic C. Shorter Ali Rıza Erkan
Bekir Kalkan Prof. Dr. İsmail Topuzoğlu
Prof. Dr. Gazanfer Aksakoğlu Dr. Derman Boztok
Dr. Uğur Cilasun Dr. Demet Işık
Dr. Filiz Kardam Sevinç Kavadarlı
Prof. Dr. Zafer Öztek Samira Yener
Prof. Dr. R. Kazım Türker Feyzullah Ertuğrul
Prof. Dr. İzzettin Önder Öğr. Gör. Bülent Kıran
Prof.Dr. Kazım Türker Prof.Dr.R. Kazım Türker
Dr. Orhan Odabaşı Dr. Nejat Özgüler
Dr. Şadiye Çetintaş Prof.Dr.Ayşen Bulut
Prof.Dr.Ayşe Baysal Prof.Dr.Feride Aksu
Dr.Burhan Topal Prof. Dr. R. Kazım Türker
Prof. Dr. R. Kazım Türker Prof. Dr. R. Kazım Türker
Prof. Dr. R. Kazım Türker Günal Saruhan
Prof.Dr.Yücel Tanyeri Prof. Dr. Cevat Geray
Prof.Dr.Nazmi Zengin Prof.Dr. Kamile Şevki Mutlu
Celal Tekeli Mustafa Ekmekçi
Uğur Mumcu Prof.Dr.Ergül Tunçbilek


1

DR.İSMAİL ÖZAYDIN
Haziran 1983

Hoca'yı yürürken gördüm;

Kalın bir ışın demeti

Sardı gövdemi beynimi ışıttı.

Ağarmış, saçları başında tacı,

Yürürken gördüm Hoca'yı...

Hoca'yı ne zaman düşünsem

Kalabalıklar gelir usuma kalabalıklar ...

Asya-Afrika-Latin Amerika

Kadınlar, çocuklar ve halklar...

Hoca'yı sayıyorum bu dizelerde,

Erdemlerini bir bilim kişisinin...

Biliyorum yetmez, nice uzasa dizelerim

Varlığı erdem kılmış o,

Sayılmakla hiç biter mi varlık ?...



2

UĞUR MUMCU
(6 Kasım 1990 Cumhuriyet Gazetesi)

Prof.Dr.Fişek

Bugün Ankara'da toprağa vereceğimiz Prof.Dr.Nusret Fişek, Türkiye'de "sosyal tıp" anlayışının bir simgesiydi.

Prof.Fişek, pazar günü Prof.Kazım Türker'in gazetemizde yayımlanan yazıasında belirttiği gibi "Türk hekimlerinin en büyük lideri, değerli bilim adamı, ulusumuzunm en büyük sağlık emekçisi"ydi.

Yaşamı boyunca hekimliğin sosyalleştirilmesi için savaşmıaş; son nefesine kadar inançlarını savunmuş, yetmişli yaşlarında delikanlı yüreği ile direnmiş seçkin bir bilim adamı ve Atatürkçü aydındı Prof.Fişek.

Ne yazık ki, bu etkin, saygın, inançlı ve dirençli insanların sayısı, gittikçe azalıyor.

Prof.Fişek Kurtuluş Savaşı komutanlarından Tümgeneral Hayrullah Fişek'in oğludur.

Kuvayi Milliyecilik Nusret Fişek'in yurtseverlik bilincinin de dokusunu oluşturmuş, Kurtuluş Savaşı'nda Batı cephesinde Yunan orduları ile savaşan Kazım Özalp komutasındaki 14.Kolordunun Erkanı Harp Reisi Albay Hayrullah Bey'in oğlu Fişek de günümüzde bir Kalpaksız kuvayi milliyeci olarak aydınlanma, çağdaşlaşma savaşında hekim ordularının başkomutanlığını yapmıştır.

Prof.Fişek'i bu son yolculuğunda saygıyla selamlıyoruz.

Fişek ailesinin ve bu uygarlık savaşında Prof.Fişek ile aynı safta savaşan hekimlerin, bu hekimlerle birlikte bütün Atatürkçü aydınların başları sağolsun.



 

TEOMAN EREL

Sakıncalı Vasiyet

(6 Kasım 1990 Güneş Gazetesi)

Onun hakkında belleğimde kalan son görüntü, denizden yukarı uzanan dik yolda, günlük yürüyüş programını aksatmadan yerine getirmek için hafif aksayan ve zorlanan adımlar atan "beyaz saçlı, uzun boylu dik duruşlu, ihtiyar adam" tablosudur.

Profesör Nusret Fişek, tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa yakalandığını mutlaka biliyordu. Ama kaçınılmaz sona doğru temposunu bozmadan, kendisine özgü vakarıyla yürüyordu.

Arkadaşı Profesör Kazım Türker'in, Fişek'in ölümünden sonra onu tarih için büyük şairden aktardığı mısra, 76 yıllık onurlu tavrın soylu yalnızlığıyla sıcak toplumsallığını ne güzel anlatıyor : "Yaşamak bir ağaç kadar tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine."

Nusret Hoca'yla Seferihisar yakınlarındaki Doğankent adlı yazlık kooperatifte komşuyduk. Eşimli birlikte akşam üzerleri ziyaretine giderdik. Arada bir eşiyle bizim terası şereflendirirdi.

* * *

Tatlı bir sohbeti vardı Nusret Hoca'nın. Görünüşü gibi konuşma üslubu da kibardı. Ama ciddi bir yüz ifadesiyle taşı gediğine koyduğunda dinleyenleri kıkır kıkır güldürürdü. Antalya'da bir seminerde, ülkücü olduğu bilinen iri yarı bir sendikacı, tartışmalarda pek görünmediği, geceleri ise rakı sofrasında dikkati çektiği birkaç günden sonra "ani ve mühim bir iş için Ankara'ya çağrıldığını ve maalesef gitmek durumunda olduğunu" bildirmişti. Divan Başkanı Nusret Fişek : "Aman efendim" demişti, "Sizin yokluğunuzda biz ne yapacağız."

Dikkat ettim, Profesör Fişek, kibar ve etkili üslubunu doktor arkadaşlarına yazdığı "vasiyet" niteliğindeki son mektubunda da kullanmış.

* * *

Profesör Fişek, Türk Tabipler Birliği'nin yeni yönetimiyle her konuda tamamen mutabık değildi. Ama onların arasındaydı. Çok da saygı görüyordu. 3 Kasım Cumartesi sabahı, Türk Tabipleri Birliği Genel Yönetim Kurulu toplantısı, dışarı çıkamayacak kadar rahatsız olan Nusret Fişek'in evinde yapılacaktı. Fişek Cuma gecesi, ertesi günü yapılacak toplantıya kadar yaşayamayacağını hissetmiş olmalı ki, kırık koluna rağmen daktilonun başına oturdu ve doktorların meslek kurullarının bundan böyle nasıl çalışmaları gerektiğini açık tavsiyeler ve kibar eleştiriler şeklinde kaleme aldı.

* * *

Bu vasiyetinin önemli bölümünde "günümüzde" diyordu, "sosyo politik sorunların tartışılması çok çekici bulunuyor. TTB MERKEZ KONSEYİNİ DE BU YOLA ÇEKMEK İSTEYENLER VAR. Ancak şu unutulmamalıdır ki, TTB'yi güçlü kılan, asli görevlerini yerine getirmesidir. Bu yolla gitgide güçlenen TTB'nin "savaşa hayır", "idam cezalarına hayır", "insan hakları" kampanyaları ses getirir. Tersi ise TTB'nin güçsüzleşmesine yol açar.

Vasiyetten çıkarılan önemli bölümlerden biri "TTB Merkez Konseyi'ni bu yola çekmek isteyenler var" cümlesiydi. Doktorların meslek kuruluşunun asli görevini tarif eden, gelişmiş ülkelerden örnek alınmasını teklif eden, tıp fakültelerinin, Sağlık Bakanlığı'nın ve yerel yönetimlerin etkilenmesi görevine daha fazla ağırlık verilmesini isteyen satırlar da kaybolmuştu.

Hoca aslında sola açık bir kişiydi. Toplumcuydu. Sağlık işlerini sosyalleştiren ve sonra dejenere edilen cesur uygulama onun eseriydi.

Ama Nusret Fişek, meslek kuruluşunun, güncel siyasi konulara çok fazla ağırlık vererek etkisizleşmesi ve asli görevini ihmal etmesi ihtimaline de karşı çıkıyordu.

Dünya Sağlık Teşkilatı'nda danışmanlık, İngiltere Kraliyet Tıp Akademisi'nde onur üyeliği, dekanlık ve müsteşarlık yapmış bir insanın toplum ve siyaset karşısında nasıl etkili olunacağı hakkındaki tecrübe ve eleştirilerinin açıkça bilinmesinde bir sakınca mı var?



3

MÜŞERREF HEKİMOĞLU

Fişeğini Yitirmeyen Bir Kişi

(9 Kasım 1990 Cumhuriyet Gazetesi)

Sonbahar yaprakları uçuyor havada. Maltepe Camisi'nden Kızılay'a doğru yürüyorum. Biraz önce avluda buluştuğum eski dostların sözleri çınlıyor kulağımda. Nusret Fişek'in resmini okşuyorum göğsümde. 1960'lı yılları düşünüyorum, onu tanıdığım günleri... Ülkemizin gündemine gelen sağlık konularını. Doktor Nusret Fişek, Sağlık Bakanlığı müsteşarı oluyor. Işıklı, coşkulu kişiliğiyle karanlığı deliyor. Fişek gibi bir aydın gerçekten. Sağlık hizmetlerinin sosyalleşmesi yolunda atılımlar başlıyor. Her zaman yazarım; 27 Mayıs Devrimi'nden sonra bir başka ortam oluştu ülkemizde. Kimi Türk aydınları da ışıklarını güzel yansıttı bu ortamda.

Dosyasında hala duruyor belki. Doktor Fişek'in 27 Mayısçılardan Sami Küçük'e yazdığı bir mektup var. Gazetemizde Yaşar Kemal'in yaptığı bir röportaj nedeniyle. O röportajları gülümseyerek düşünürüm hala. Genç subaylar kimi konulara el yordamıyla, ama çok gerçekçi yaklaşıyorlardı. Sami Küçük ile yapılan röportaj da, başkent Ankara'da, Saraçoğlu Mahallesi'nde bir sokak başında kulağına çarpan konuşmayı aktarıyor. Bir köylü öküzünden söz ediyor. Öküzü satıp hasta eşini doktora götürecek, sonra da öküz yerine çalışacak. Yüz lira gerekiyor, ama elli lira veriyorlar.

Nusret Fişek bu sözlerin gerisindeki gerçekleri iyi bilen bir doktor. Kocaman yüreğiyle ortaya çıkıyor. Milli Birlik Komitesi'nin sosyal komisyonunda halk sağlığından yana bir rüzgar esiyor artık. O rüzgar hızlanıyor giderek. Sağlık işlerini yürüten Suphi Gürsoytrak ve kimi kurmaylarla kolları sıvıyorlar. Coşkuyla, umutla çalışıyorlar. 224 sayılı yasa o çabaların ürünü. Doktor Ragıp Üner Sağlık Bakanı, Fişek de müsteşar. Sağlık sorunları gerçekçi çözümlere yöneliyor birden. Tıbbın sosyalleştirilmesi için İngiltere'deki uygulamalar inceleniyor, bir uzman geliyor, ilaç hammaddesinde kurulan tekelleri yıkan, ilaç hammaddesi ithal edilirken ulusal çıkarları öngören, ulusal ilaç sanayiini geliştiren bir politika benimseniyor.

Sincan, pilot bölgeydi ilk dönemde. Bölgedeki uygulamalar Hacettepe'de denetlenirdi. Hacettepe'nin de başka bir konumu vardı! İstenirse on yedi aya neler sığabiliyor...

Bizim evde 27 Mayısçılarla yaptığımız konuşmaları anımsıyorum. Hepsi çok umutluydular. Tıbbın sosyalleşmesi halka mal olursa geri dönülemeyeceğini düşünüyorlardı. Oysa dönüldü. Adalet Partisi yasayı değiştirmedi, ama uygulamayı yavaşlattı. Yasa hala yürürlükte, ama halkımız sağlık sorunlarında boğuluyor.

Doktor Fişek de müsteşarlıktan ayrıldı elbet. İnandığı ilkelere ters düşmeyen bir doktor olarak, değer yargılarından ödün vermeyen bir aydın olarak...

O ilk dönemi coşkuyla anımsardık karşılaşınca. Muş'a gitmek için yetmiş altı doktor birden başvuruyor! Anadolu köyleri doktora, ebeye ilk kez o dönem kavuşuyor. Hemşirelik özen duyulan bir meslek olarak ilgi görüyor. Halk sağlığına öncelik veren bir politika, bu politika doğrultusunda uygulanan yöntem kimi çevrelerde tepki de yaratıyor elbet. Çünkü çıkarları zedeleniyor. Özçıkarlar doğrultusunda baskı grupları oluşuyor. Adalet Partisi'nin 224 sayılı yasaya bakışı da soğuyor giderek. Sağlık ocakları boşalıyor; Anadolu illerine, ilçelerine giden doktorlar yeniden kentlerde kümeleniyor. Bugün de yaşayarak biliyoruz sağlık sorunlarımızı! Yoksullara ölüm, varlıklılara yaşam diye özetlenebilir.

Milli Birlik Komitesi 1950-60 arasındaki sağlık bütçelerinde yola çıkarak bir plan hazırlıyor. Bu plan doğrultusunda sosyalizasyonun devlete büyük yük getirmeden uygulanması öngörülüyor. Bir yandan da nüfus planlaması, doğumun kontrolü planları hazırlanıyor. 224 sayılı yasa geriledi, raflarda tozlanıyor; sağlık bütçesi de ortada değil mi? Trilyonluk bütçeden sağlık ve milli eğitimin aldığı pay neredeyse simgesel... Elbet ANAP iktidarının, halk sağlığına ve eğitimine bakışını da simgeliyor... Doktor Nusret Fişek son soluğunda da halk sağlığına sıcak bakışını duyuruyor. Meslek arkadaşlarından, koruyucu hekimliğe önem vermelerini istiyor.

Son yıllarda az gördük birbirimizi. Bir kaç yıl önce Ayvalık'ta Şeytansofrası'nda bir söyleşimiz var. Karşıda mavi deniz, doğanın şaşırtıcı güzelliği, batan güneşi seyrederek konuşuyoruz. Saçları ağarmış, sağlığı da iyi değil, ama Doktor Fişek, doğan bir güneş gibi karşımda. Soyadıyla böylesine bütünleşen insan az bulunur bence. Fişeğini hiç yitirmeyen aydın bir savaşçı Nusret Fişek. Benim o akşam hissettiklerimi Suphi Gürsoytrak da mezarı başında söylüyor. Nusret Fişek'in ülkemizi oluşturan kişilerden biri olduğunu vurguluyor. Dağlar, nehirler, denizler gibi... Dağ gibi bir adam gerçekten, bir Kuvay-ı Milliyecinin oğlu; nereye bastığını biliyor, nereye gideceğini biliyor, yolunu hiç şaşırmıyor. Dönüşü olmayan bir yol; sapma yok, ödün yok. Değer yargıları cumhuriyetin değer yargılarıyla bütünleşiyor bir yaşam boyu. Hasta yatağında da dimdik. Acıları var, ama gülüşü de solmuyor, umudu da. Hiçbir onu yarası almadan ayrılıyor dünyamızdan.

Bir arkadaşım "Fişek 'tek adam'lardan biriydi, sayıları giderek azalıyor" diye bir sigara yaktı. Dumanını yüzüme üfledi sonra. Yazar olarak bu konuya eğilmemi söyledi.

Başlıca neden, değer yargılarının değişmesi değil mi? Bir Kuvay-ı Milliyecinin oğlu böyle bir kişi oluyor, dağ gibi dikiliyor cenaze töreninde de. Yozlaşan ortamlar da başka tür insanlar üretiyor. Dağları seyrederek onurlanacağımız yerde çukurlara batıyoruz değil mi?

Daha çok çukura batmadan dağları örnek almalı bence. Sayılarının azalmasına üzülmek yerine onlardan güç almak, yarım kalan bir souğu sürdürmek gerekiyor.

Sevgili Fişek de bunu istiyor değil mi?



4

MUSTAFA EKMEKÇİ

Sıtma, Bu İti Tutma !

(21 Nisan 1991 Cumhuriyet Gazetesi)

(...) Hüsnü Göksel, "14 Mart" bayramı dolayısıyla Antalya'ya gitmiş. Gazeteci Güngör Türkeli, birmektubunda anlatıyor izlenimlerini. Antalya Akdeniz Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof.Şükran Taçoy'la ayaküstü söyleşirlerken anlatmış Bayan Taçoy bir anısını. Toplantı da zaten bir süre önce ölen Prof.Nusret Fişek için yapılıyormuş. Taçoy'un Nusret Fişek'le ilgili bir anısı şöyle :

Nusret Fişek, yeni sağın (hekim) olarak atandığı Doğu ilçelerinden birinde görev yaparken, özellikle sıtma başta olmak üzere, pek çok salgın sayrılık belirlemiş. Hele sıtma çok kyaygınmış. Ancak, kimse sağına gelmiyormuş. Nusret Fişek niye gelmediklerini araştırmış; meğer sayrılar, sağına değil, hocaya gidiyorlar, muska yazdırıyorlarmış. Nusret Fişek, muska yazan hocaya gitmiş; "Hoca sen sana gelenleri, muska yazdıktan sonra bana gönder, ben de bana gelenleri, muayene ettikten sonra sana göndereyim!" demiş. Hoca kabul etmiş. Bir süre sonra, muskalı sayrılar gelmeye başlamış. Nusret Fişek, merak etmiş "muskada ne yazıyor?" diye. Bir sayrıya bakarken, muskasını gizlice almış. Sayrı gittikten sonra bakmış. Muskada, "Sıtma, bu iti tutma" yazıyormuş...

O günlerden bu güne ne değişti ? Nakşibendi şeyhleri, işlerini muskalarla yürütmüyorlar mı? Tanrının ipine sarılıp ... (...)

 



5

PROF.DR.RAHMİ DİRİCAN
Kasım 1992

Hocam Nusret H.Fişek

Hocam hakkında yazı yazmak benim için sadece yerine getirilmesi gereken bir görev değil, bir gönül borcudur. 1958-1966 yılları arasında öğrencisi ve çalışma arkadaşı olarak aynı kurumda birlikte bulundum. 1967 yılından itibaren ayrı kentlerde yaşadığımız ve ayrı kurumlarda çalıştığımız halde, her fırsatta mektuplaşarak ya da ziyaretinde bulunarak, sevgi ve saygıya dayanan ilişkimi sürdürdüm.

Bendeki mektuplarından, yayınlanmış yazılarından ve henüz tazeliğini yitirmemiş izlenimlerinden yararlanarak, hocam hakkında bir kitap yazabilirim. Ama birkaç sayfayla sınırlı bir yazı hazırlamak kolay değil. Çünkü, 3 Kasım 1990 gününden bu yana hakkında yapılan yayınlarda, hocamın bilimsel ve kişisel nitelikleri, insanların daha sağlıklı yaşama kavuşması için verdiği uğraşları, çeşitli yönleriyle ele alındı. Bu hususların birisi ya da birkaçını biraz daha ayrıntılı olarak belirtebilirim. Ne var kı, böyle bir yazı bilinenleri yinelemekten öte bir değer taşımayacağı gibi, ilgi çekici de olmaz. Sonunda hocamla ilgili bir kaç anımı ve zaman zaman bana verdiği öğütleri belirten bir yazı yazmayı uygun buldum.

Sosyalleştirilmiş sağlık hizmetlerinin uygulamaya konulmasının üçüncü yılında taşıt aracı sıkıntısı önemli bir sorun olmaya başlamıştı. O günlerde "Nüfus Planlaması Hakkında Kanun" çıkmış, Uluslararası Gelişme Yardımı (AID) kuruluşu bu hususta yapılabilecek yardımı saptamak üzere, Amerika Birleşik Devletleri'nden Leona Baumgartner adlı bir uzman hekimi ülkemize göndermişti. O günler Sağlık Bakanlığı müsteşarı olan hocam, birgün beni çağırtarak, "Bir kaç güne kadar Dr. Baumgartner ile sosyalleştirme bölgesine gideceğim. Senin de gelmeni istiyorum. bu gezide yeri geldikçe her ikimiz de ona sağlık ocaklarının çalışmalarını anlatalım ve eğer yeterince taşıt aracı sağlanırsa, sağlık ocaklarının çok etkin bir nüfus planlaması uygulaması yapabileceğini belirtelim" dedi. Van ili sınırları içinde yapılan gezide bize hak vermiş görünen Dr. Baumgartner, en azından iki yüz jeep sağlayabileceğini belirttikten sonra şu öneride bulundu :

- Eğer ülkenizin gereksinimi olan aşıları bizden alırsanız, size gerektiği kadar taşıt aracı verebiliriz.

Bu sözlere hocamın yanıtı şu oldu :

- Bu mümkün değil. Çünkü, yasalarımıza göre halkı aşılamak devletin görevidir ve bu iş ücretsiz yapılır. Yasalar değişmedikçe halka "aşını eczaneden al" diyemeyiz. Hükümet aşıları yurt dışından getirtmeye kalksa bile buna bütçe imkanları elvermez. Bu nedenle biz aşıyı ülkemizde üretmeye çalışıyoruz. Diğer yandan, aşı ithali başlarsa, aşı üretim tesislerimizi geliştiremeyeceğimiz gibi sürekli dışa bağımlı kalırız.

Ertesi yıl, iki yüz araç yerine ancak 30-40 kadar araç bağışı yapıldı. Bu azalmada hocamın, ülke yararına düşünerek verdiği yanıtın herhalde etkisi oldu. Son yıllarda, aşıların hemen tümünün yurt dışından sağlanır olması ve Refik Saydam Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü'nün aşı hazırlama etkinliğinin yokolma derecesine getirilmesinde kimi dış baskıların ne derecede rol oynadığını ve aymaz yöneticilerin herhangi bir oyuna getirilip getirilmediğini düşünmekten kendimi alamıyorum.

*

Doğu ve Güney-Doğu Anadolu'da sağlık hizmetleri sosyalleştirilen illere ek olarak, 1966 yılında 5 ilin daha bu hizmet kapsamına alınmasının düşünüldüğü günlerde idi. Uygulamada bir yığın aksaklıklar ortaya çıkmış ve sosyalleştirme aleyhine eleştiriler yoğunlaşmıştı. Bir gün hocamı ziyaret ederek, "ortaya çıkan aksaklıkları düzeltmeden hizmeti yaygınlaştırmak sakıncalı olur. Kanımca bu yıl hizmet alanını genişletmeyip aksaklıkların giderilmesiyle uğraşılmılıdır" dedim. Hocam o eleştiriye açık davranışıyla, "aksaklıklar olduğunu ben de biliyorum. Ancak, çıkarı zedelenen milletvekilinden öğretim üyesine; aşiret reisinden köy muhtarına kadar pek çok kişi bu hizmeti engellemek için yoğun çaba harcıyorlar. Eğer en kısa sürede bu hizmeti daha yaygınlaştırmaz ve geri dönülemeyecek duruma getirmezsek bu kişiler amaçlarına kolayca ulaşabilir. Aksaklıklarına rağmen bu durumuyla bile halkın sağlık gereksinimini karşılayabildiğine göre, hizmet ne kadar geniş bir nüfusu kapsarsa, vazgeçilmesi durumunda tepki gösterecek kişi sayısı da o kadar artar. Sonuçta politikacılar oy kaybetmemek için hizmeti sürdürmek ve hatta aksaklıkları düzeltmek zorunda kalırlar" dedi.

*

Kimi kez uğradığım haksızlıklara dayanamadığım olur ve yurt dışına gitmeyi ya da emekliliği düşündüğümü bildirirdim. Böyle bir mektubun onu üzmüş ve

- Kemal Tahir'in "Yorgun Savaşçı" kitabını okuduysan bile bir kez daha oku. O roman bizlerin romanıdır. Yarınlar bizimdir. Dayanan kazanır. Ben emekli oluncaya kadar dayandım. Sen de dayan. Çocukların, "yıldı ve bıraktı" demesinler.

*

Sağlık alanında ender yetişen, yeri kolay kolay doldurulamayacak olan bir büyük önderdi o. Anısı önünde saygıyla eğilirken, tüm hekimlere ve sağlık personeline onu anlamak için yazdıklarını ve hakkında yazılanları dikkatlice okumalarını öneririrm.



6

NECAT ERDER
Kasım 1992

Nusret Fişek : Dava Adamı, Eylem Adamı

Yıl 1960. Devlet Planlama Teşkilatı yeni kurulmuş. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı'nın çerçevesini tasarlıyoruz. Nusret Fişek bizi buldu. Türkiye için iki büyük projesi vardı. Nüfus sorunu ve sağlık hizmetlerinin örgütlenmesi. Her iki konuda, önce bizi, plancıları eğitti, sonra da tüm Türkiye'yi ; politikacıları, uygulayıcıları ve kitleleri.

Genç plancılar olarak, Nusret Fişek'te büyük bir destek ve örnek bir insan bulmuştuk. İnançlı ve kararlı idi, israrlı bir takipçiydi. Sorunları, çözüm yollarını içeren önerilerle birlikte getiriyor, uygulamak için gerekli tüm önlemleri de tasarlıyordu. İletken bir heyecanı ve iyimserliği vardı. Sorumluluk duygusu çok gelişmişti. Cömertti; tüm sorumluluğu ve yükü üstlenir; olumlu çözümlerin sevincini; şerefini birlikte çalıştığı insanlarla paylaşırdı.

Nusret Fişek ortaya attığında, nüfus sorunu, Türkiye'nin gündeminde değildi. Konuyla, Türkiye'nin önemli bir toplumsal ve ekonomik sorunu olduğu kadar, çocuk düşürme girişimlerinde sağlıklarını, yaşamlarını yitirdiklerini bildiği onbinlerce genç kadının dramı olarak ilgileniyordu.

İsmet İnönü'ye, plancılar olarak yaptığımız ilk sunuşta, "Nüfus Planlaması" yeralıyordu. İnönü, "Bu da nereden çıktı?" dedi. İnönü'yü kazanmak çok güç olmadı. İşin zorlu tarafı, konuyu hiç de hazır olmayan toplum kesimlerine anlatmaktı. Nusret Fişek'le kapsamlı bir kampanya başlattık. Bu konuda, bilimsel (toplumsal, ekonomik, demografik, sağlık) verileri içeren teknik dosyalarla siyasal karar odaklarına ulaştık. Ancak önemli olan, konuyu kitlelelere anlatmaktı. Sadece iki örnek vereyim: Nusret Fişek, islam dininin "Nüfus Planlaması" için bir engel olmayacağını araştırarak öğrenmişti. Konuyu kamuoyuna açıklarken din yetkililerinin desteğini almıştı. Ancak, basının da ilgisini çekmek ve canlı tutmak gerekiyordu. Nusret Fişek'le birlikte onlarca yazı yazdık, gazetelere köşe yazarlarına ilettik. Bunlar, sadece tek yönlü bildiriler değildi. İsteyenlerin, olduğu gibi, hatta altına imzalarını koyarak yayınlayabileceği yazılar, makalelerdi. Bu çabalar sonunda, dünyada konuyu bilenlerin hayretle karşıladıkları bir sonuca ulaşıldı. Kısa bir süre içinde "Nüfus Planlaması" hem Türkiye'nin resmi politikası olmuş, daha da önemlisi, Türkiye'nin gündemine girmişti.

Nusret Fişek, nefesli bir maraton koşucusuydu. Onun için alınan bu sonuç, sadece bir başlangıç idi. Sağlık hizmetlerinin bu iş için hazırlanması ve uygulayıcı kadroların yetiştirilmesi gerekiyordu. Bu doğrultuda yaptıkları arasında, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etüdleri Enstitüsü'nün kurulması da vardır. Nüfus sorunu, bilimsel alt yapısına ve uygulaycısı kadrolarına kavuşacaktı.

Bu, Nusret Fişek'in takipçisi olduğu davaların sadece birisiydi. 1960'tan bu yana izlediği diğer bir konu, "sağlık hizmetlerinin sosyalizasyonu" idi. Nusret Fişek'in bu konudaki önerisi, Türkiye'de sağlık hizmetlerinin kitlelere götürülmesi ve rasyonel bir biçimde örgütlenmesi için tasarlanmış en kapsamlı proje idi. bu niteliğini bugün de korumaktadır. Projenin en önemli niteliği, "koruyucu", "önleyici" hekimliğe ve "çevre" sağlığına önem vermesiydi.

Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı'nın "sağlık sektörü", Nusret Fişek tarafından ve sosyalizasyon ilkelerini ve hedeflerini gerçekleştirmek üzere hazırlanmıştır. Fişek, yaşamı boyunca bu davanın da ısrarlı izleyicisi olmuştur.

1963'te Sağlık Bakanlığı müsteşarı olarak yaptırdığı ve benim de katıldığım, "Sağlık Alanında İnsangücü Araştırması" bunun bir örneğidir. Araştırma bulguları, sağlık kadrolarının, yetiştirilmesinde temel çarpıklıkları gösteriyordu. Hekimlerin %63'ü, ortalama 10 yıl eğitim görerek "uzman" oluyor, çoğunluk öğrendiklerinin sadece %28'ini kullanılmasını gerektiren "pratisyen" olarak çalışıyordu. Sağlık hizmetlerinin temel öğesini oluşturması gereken "hemşirelik" ise, hem "nicelik" hem de "nitelik" bakımından sistemin en zayıf noktasını oluşturuyor. Bütün bu veriler, Nusret Fişek için dengesiz, pahalı ve savurgan bir sağlık düzeninin göstergeleriydi. Bölgelerarası dengesizliklerle birlikte, Türkiye'deki sistemin kitlelere hizmet götürmedeki büyük eksikliklerin temelinde bunlar vardı.

Nusret Fişek, yaşamı boyunca, sağlık eğitiminin kitlelere ulaşan bir hizmet organizasyonuyla birlikte düşünülmesini gerektiğini savundu ve eline geçen her fırsatı bunu gerçekleştirmek için kullandı.

Nusret Fişek'le birlikte çalıştığımı iki konudaki izlenimler bunlar. Önümüzde, Türkiye'nin her yerinden ve her kesiminden yükselen yankılar, Nusret Fişek'in takipçisi olduğu pek çok davanın ve bunların paylaşıldığı binlerce dava arkadaşının bulunduğunu gösterdi.

Bunları niçin böyle yazdım ? Nusret Fişek'le 30 yılı aşkın süre içinde gelişen bir dostluğumuz oldu. Bunalımlı dönemlerinde, ya da Nusret Fişek'in içinde bulunduğu her güç durumda, parıltısı hiç eksilmeyen bakışlarıyla, "Kavgaya Devam" dediğini hatırlarım. Onu anmanın en iyi yolunun da davalarını nasıl sürdürdüğünü anlatmak olduğunu düşündüm. Nusret Fişek'in genç kuşaklardan beklediği de, herhalde "daha iyi bir dünya, daha iyi bir insanlık için savaşa devam" olacaktır.

 



7

MEHMET SUPHİ GÜRSOYTRAK
Kasım 1992

Bir Vatanseverin Anısına

27 Mayıs Devriminin, diğer konularda olduğu gibi, sağlık alanında da Türk halkının yararına gerçekleştirmek istediği hedefleri vardı. Bunların başında da sağlık örgütlerinin yeniden yapılanması, Milli İlaç Sanayii, Tıp Araç ve Gereçleri Sanayiinin kurulması, yeter sayıda doktor ve yardımcı sağlık personelinin yetiştirilmesi ve bu alandaki her türlü sömürüye son verilmesi geliyordu.

Bu hedeflerin gerçekleşmesi ise, Bakanlık üstü düzeyinde bu konuların gerekliliğine inanmış kişilerden oluşan bir kadro ile ancak mümkün olabilirdi. Bu kadroyu oluşturacak Bakan ve bilhassa müsteşar çok önem arzediyordu. Bu amaçla yaptığımız ön çalışma sonucu tespit ettiğimiz adaylar arasında Dr.Nusret Fişek de vardır. Kendisiyle eski TBMM'de yaptığımız kısa söyleşide "Birbirini arayan insanlar" olduğumuzu hemen anlamıştık. Tarihimiz, ülke ve halkımız için, aynı değer yargılarını ve amaçlarını paylaştığımızı saptamıştık. Onda, devrimin ülkemizin sağlık alanında, insan hakları evrensel beyannamesi doğrultusunda öngördüğü ve köktenci atılımları gerçekleştirecek meslek deneyimi, samimiyet, istek ve irade gücü vardı. İnsan ve halk sevgisiyle doluydu. Aradığımız kişiydi.

Hemen bakanlık müsteşarlığına atanması yapıldı. Tarih, 15.07.1960 idi. Sivil kadrosunu istediği gibi kurarken ayrıca bizimle yakın temas sağlamakta ve örgütsel konulardan kendisine yardımcı olması için Silahlı Kuvvetlerden bir ekibi de tahsis etmiştik. Zira yapılması hedeflenen işler çok zaman alıcı olduğu gibi bir çok çıkar çevresini rahatsız edeceği için bir çok engelleme ile karşılaşması kaçınılmazdı. Nitekim hemen hemen her kademeden çeşitli engeller, karalama girişimleri ile karşılaştı. O sabırla, bilinçle teker teker bu engelleri aşarak, Dünya Sağlık Örgütü'nce, 134 ülkenin katıldığı Alma-Ata Konferansı'nda (1978) aynen kabul edilen 224 sayılı "Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Yasa"nın, 1961 tarihli Anayasa'dan çok evvel, 7 Ocak 1961'da yasalaşarak yürürlüğe konmasını sağladı. Tıpkı Devlet Planlama Teşkilatı Yasası'nın Anayasa'dan önce yürürlüğe konması gibi.

27 Mayıs Yönetimi'nin 15 Ekim 1961 tarihinde, idareyi CHP-AP'den oluşan hükümet devretmesinden sonra, Sağlık Bakanlığı görevini yüklenen Bakan, 224 sayılı yasayı uygulamamakta diretmiş ve aynı zamanda müsteşarı görevinden uzaklaştırmıştı. Millet için gece gündüz demeden çalışan Dr.Nusret Fişek, eserinin doğru dürüt henüz uygulayamadan ilk kıyıma uğramıştı.

Sonraki hükümette Sağlık Bakanlığı görevini yüklenen Dr.Yusuf Azizoğlu ve Danıştay Kararı ile tekrar görevine dönen Dr.N.Fişek, elele büyük bir şevkle 224 sayılı yasayı uygulamaya girişmişlerdi. Türk halkı, böylece ilk defa geniş çapta köylerinde ebe ve ilçelerinde doktor, yardımcı sağlık personeli ve gerekli araç ve gereçleri görmüş ve nimetlerinden yararlanmıştır. Ne yazık ki bu hükümetin ömrü kısa olmuştur. Yeni oluşan hükümetteki Sağlık Bakanı, bir taraftan yasanın uygulanmasını durdurtmuş, diğer taraftan da N.Fişek'in müsteşarlıktan uzaklaştırarak onu ikinci bir kıyıma uğratmıştır. Ne hazindir ki aradan 32 yıl geçmiş olmasına karşın gelmiş geçmiş hiç bir hükümet, Türk halkı için bir ızdırap kaynağı olarak süre gelen ülkemizin sağlık sorununu kökten çözümleyecek ne 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkındaki yasayı uygulamış, ne de onun yerine geçebilecek yeni bir düzen üretebilmiştir. Ancak Türk halkı, hastane kapılarında büyük kent yollarında çile doldurup ömür tüketmektedir. Hastanelere ulaşabilenlerden bazıları kah ölüsünü, kah hastasını, ya rehin bırakmakta yahutta hiç alamamak durumunda kalmaktadır.

Yıllardır Türk halkının gelir düzeyini bile bile, yok Sağlık Sigortası yok Yeşil Kart uygulaması gibi ütopik girişimlerle Türk halkı avutulmaktadır. Buradan Nusret Hoca'ya sesleniyorum; Ağalar, paşalar isteseler de istemeseler de eninde sonunda Türk halkı, sosyal hukuk devletine, ve onun temel dayanağı olan Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi uygulamasına kavuşacaktır.

Dr.Nusret Fişek ile ilk karşıaştığımda, onun babamın çok sevdiği silah arkadaşı Em.Gn.Hayrullah Fişek'in koğlu olduğunu bilmiyordum. İkimiz de, Dünya Savaşı, Balkan Savaşı, Göçler ve Kurtuluş Savaşı olaylarını yaşayan ailelerden geliyordu ve üstelik babalarımız arkadaştı. Kendimizi, milletimize ve Cumhuriyetimize karşı sorumlu hissediyorduk. İşbirliğimiz ve arkadaşlığımız hep sürmüştür. Huzur ve nur içinde yatsın.

O, yalnız mesleğinde ve akademik hayattaki davranışları ile değil, aynı zamanda çağdaş, özgürlükçü ve çoğulcu demokratik rejimin oluşmasında bir vatandaş, bir aydın olarak nasıl davranılması konusunda da örnek davranışlarda bulunmuştur. Ulusu ve ülkesi için son nefesine kadar yılmadan uğraş veren halktan, haktan ve bağımsızlıktan asla ödün vermeyen bu vatansever insan, eminim kıymet bilir halkımızın ve meslektaşlarının yüce gönüllerinde daima sevgi ile yaşayacak ve saygı ile anılacaktır. O artık ülkemizin ulu tepelerinden biridir.



8

AV.NEVZAT HELVACI
Kasım 1992

Prof.Dr.Nusret H.Fişek

Değerli bilim adamı Nusret Fişek'i, Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı olduğu dönemde tanıma olanağı buldum. Tıp alanındaki çalışmalarını değerlendirebilecek bilgiye ve yetkinliğe sahip değilim, ama mesleğinin hak ve çıkarlarını koruma yolundaki etkin çabalarına ve demokrasi savaşımındaki kararlı tutumuna tanık oldum. Sorunlara bakışında yansız ve serinkanlı, düşüncelerini savunmada inançlı ve heyecanlıydı. Doğrunun yanında yer almayı namus belleyen sayılı insanlarımızdan biriydi. Kamuoyunu aydınlatmak için içeriği zengin yazılar yazdı. Olumsuzluklara karşı gösterdiği direnç, hayranlık vericiydi. Kalça kemiğinin kırıldığı günlerde bile bu çabalarından uzak durmadı.

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi, ölüm cezalarının yerine getirilmesinde doktorlara görev verilmesini meslek kurallarına aykırı bulmuş ve bu konuda görüş ve önerilerini bir mektupla milletvekillerine bildirmişti. Ankara Cumhuriyet Savcılığı eylemi suç saydı ve Türk Tabipleri Birliği Başkanı ve yönetim kurulu üyelerinin cezalandırılması isteğiyle dava açtı. Bu davada savunma görevi üstlenen avukatlar arasında ben de vardım. Uluslararası tıp kuruluşlarının ilke kararları, tıp meslek ahlakı ve bilimsel veriler ışında kavunmasını yapan Dr.Fişek, 50 kişiyi ipe çeken 12 Eylülcülere, ölüm cezası verenlere ve uygulayanlara unutmamaları gereken bir ders verdi. TBMM'de onay bekleyen kesinleşmiş ölüm cezası kararlarının yerine getirilmesini engellemekte önemli bir payı olduğunu sanıyorum.

Dr.Nusret Fişek, inançlı bir insan hakları savunucusuydu. İnsan Hakları Derneği'nin kurucu üyeleri arasında yer aldı. İnsan haklarının kazanılması, korunması ve demokratikleşmesi yolunda oluşturulan platformlarda birlikte yer aldık. İşkence ve kötü davranışa tahammülü yoktu. Cezaevlerinde yaşanan sorunlarla yakından ilgilendi. Türkiye gibi demokrasisini henüz kuramamış, her on yılda bir askeri darbelerin zulmünü yaşamış ülkelerde, meslek örgütlerinin demokratik işlevini biliyor ve o bilinçle davranıyordu. Esprili üslubu, güler yüzü ve yumuşak sesiyle demokratik platformlarda ortak düşücelerin oluşmasına ciddi katkıları olurdu.

İlerlemiş yaşlarında bile bu çabaların içinde yeralan Dr.Fişek'in, kendisi için özel bir beklenti içinde olmadığını biliyorum. Sanırım ömrünün büyük bir bölümünü, yaşamı güzelleştirmek için harcadı. Bir televizyon programında, dönemin Sağlık Bakınını köşeye sıkıştıran ödünsüz tavrını gördük, ama, bir yemekte değerli hocam Faruk Erem ve bir başka demokrasi savaşcısı Muammer Aksoy'la espri yüklü tatlı şakalarını da anımsıyorum. Yaşama kara gözlüklerle bakan bir insan değildi.

Saygı ile anıyorum.



9

PROF.DR.YAMAN ÖRS
Kasım 1992

Yorgun Olmayan Bir Savaşçı : Nusret Fişek

Nusret Hoca ile ilk tanışmam 1950'lerin ortalarında Ankara Tıp Fakültesi'ndeki Biyokimya derslerini görmemiz sırasında olmuştur; o bize vitaminler konusun anlatıyordu. 1960'ların ikinci yarısında, Hacettepe Tıp Fakültesi'nin ilk yıllarında toplumsal tıp alanındaki etkinliklerini az çok yakından izleyebiliyordum. 70'lerin başında ise, Tıp Tarihi ve Deontoloji uzmanlık çalışmamda (1) Nusret Hoca'nın ülkemizde önderliğini ve akademik kuruculuğunu yaptığı Toplum Hekimliği alanını da, onunla işbirliği yaparak ve özellikle onun çalışma ve görüşlerine yer vererek işlemiştim. Daha sonra tıp tarihi konularında konuşmuştur. 80'li yılların ortalarında Anadolu Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde görevli iken Ankara'ya gelip T.T.B.Merkez Konseyi'ne de uğruyordum. Hoca ile fırsat buldukça Tıbbi Etik (onun yeğlediği terimiyle Tıp Ahlakı), tıp siyasası, genel olarak tıp etkinliğinin ve uğraşının dünyadaki ve ülkemizdeki sorunlarını tartışıyorduk. 80'lerin sonlarında ise onunla 14 Mart'taki bir açık oturumda birlikte olmuş, bunun dışında karşılaştıkça yine ortak ilgi alanlarımızda söyleşmiştik.

Nusret Fişek'e göre çağımızın tıbbında yeni bir anlayış vardı ve bu Toplum Hekimliği Felsefesi idi; ona, çağımız tıbbının felsefesi de denebilirdi. 1970'lerin ilk yarısından bakıldığında, son onyıllarda gelişen ve kökleri 19.yüzyıla giden bu yeni anlayışa göre hekimlik, yalnız hastalarla ilgilenen değil, bireylerin ve toplumun her türlü sağlık sorununun incelendiği ve bunlara çözüm yollarının arandığı bir alan olmuştur. Böylece tıp, toplum hekimliği yoluyla, halk sağlığı, koruyucu hekimlik, toplumsal tıp ve tedavi hekimliği kapsayarak sağlık uygulamalarının tümün birleştirmiş olmaktadır. Uygulamada ise, bu yeni anlayışa uygun olarak gelişen en önemli iki konu bulunmaktadır: ana-çocuk sağlığı ve (yapılabildiğince) evde tedavi.

Fişek Hoca'nın tıp eğitimi konusundaki düşüncelerinin toplum hekimliği görüşüne uygunluğu bir yana, onun genel olarak eğitim anlayışında önemli bir yer tutan bir ayırım vardır. Öğretim, ilke olarak, bir kimseye, sorulduğunu eşini söyleyip bildiğini gösterecek biçimde bilgiler aktarılması iken; Eğitimde en önemli yön, öğretilen düşüncenin benimsetilmesi, bilginin uygulanmasının sağlanmasıdır. birinci etkinlikte öğreten etkin, öğrenci "edilgin ve alıcıdır". İkincisinin amacı ise, bir şeyi doğru olarak yapabilmenin gerektirdiği bilgi ve beceriyi kazandırmak olduğundan, söz konusu, ilişki ve süreç içinde öğrencinin de etkin olması, uygulamaya katılması gerekmekte, öğretenin de yönlendiriclik konumu ortaya çıkmaktadır.

Böyle bir anlayışı savunan bir eğitimcinin, onun içerdiği ilkelere koşut olarak "yaşama uyum eğitimini" de benimsemesi çok doğal olmalı. Bunun yanında eğitimin tasarlanması, Nusret Hoca'ya göre her öğrencinin gereksinmesine uygun olarak değişebilmelidir. Kuşkusuz yaşam boyu bir öğrenmenin, kişinin bilgi ve becerisini (ayrıca anlayışı,görüşlerini) yenilemesinin söz konusu olduğu çağdaş tıp eğitiminde, yukardaki ve benzeri ilkelerin geçerliliğinin yalnızca bitiriş öncesi eğitimi ile sınırlı kalamayacağı da açıktır.

Toplum hekimliği anlayış ve uygulamasının yanında, bu anlayışa uygun eğitimin, alan çalışmasının ülkemizdeki geliştiricisi olan Nusret Fişek'in, alanında, dünyada da öncülerden birisi olduğunu söylemek bir abartma olmamalı. Yakın çevresindekilerin gözlediği gibi, hekim, araştırıcı, eğitimci, aydın, kurucu, yönetici olma işlevlerinin yanında o, başkalarına örnek olma işin de yaşamının son anlarına dek sürdürmüştür. Onun çok yönlülükte ne ölçüde başarılı olduğunu öğrenmek için, onunla ilgili arkadaşımız Dr.M.Cemil Uğurlu'nun kaleminden çıkmış bir yazıya (2) başvurmakta, okuyucum için yararlı olabilir diye düşünüyorum.

Kaynaklar :

(1) Örs Y.: "Tıp ve Eğitimi : Beş Öğretim Üyesiyle", Ankara Tıp Fakültesi, 1973, S.154-220

(2) Uğurlu M.C.: "Bir Toplumsal Hekimlik Önderi Prof.Dr.Nusret H.Fişek(1914-1990)" Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Mecmuası, 45; (Sa.2) 367-410, 1992.1



 

10

MEHMET CEMİL UĞURLU
Kasım 1992

Nusret Fişek'e Saygı

Nusret Hocamız

Bir yüce dağ örneği

Seyrettin yeryüzün

Dinledin Türkiye'yi.

Büyüdü dilinde

Büyüdü kaleminde

İnsan onuru

Ve emeği.

Bir anıtsın ülkemizde

Bilimdir akıldır yolun

Öğrettin Halk Sağlığı'nı

Sevgiyle doluydun

Yaşayacaksın içimizde.



11

Prof. Dr. R. Kazım Türker
Kasım 1992

Prof.Dr.Nusret Fişek'i Yeterince Anlayabildik mi ?

Tüm yaşamını Türk insanının sağlık hizmetlerinden en iyi şekilde yararlanması için gerekli sistemleri, hem akademik hem de sosyoekonomik düzeyde bulmaya adamış ve hatta bulmuş, büyük sağlık emekçisi hocamız Nusret Fişek'ten öğrendiklerimiz ve daha da öğreneceklerimiz saymakla bitmez. Bir faniden öğreneceğimiz ne olabilir diye bir sual akla gelebilir. Pek çok şey olabilir. Fizik ve kimya yasalarını asırlar önce bulan bilim adamlarından öğrendiklerimiz ve öğreneceklerimiz tükenmiyor. Günümüzdeki bilim ve teknolojideki gelişmeler bu yasalardan kaynaklanmaktadır. Nusret hocanın büyüklüğü işte burada yatmaktadır. Çünkü o tüm yaşamı boyunca Türkiye'deki sağlık sisteminin nasıl bir örgütlenme ile en iyi şekli alabileceğini keşfetmiş ve uygulama alanına sokmuştur. Halen yürürlükte olan 224 no'lu yasa tüm yozlaştırılma girişimlerine rağmen khala yürürlüktedir ve günümüzde bazı sağlık otoritelerinin bu yasanın temel ilkelerinden yararlanmaya çalıştıkları da kimsenin gözünden kaçmamaktadır. İşte önemli olan nokta da budur. İnanmak isterim ki, son günlerde yüksek düzeyde politikacıların dillerinden düşürmedikleri "sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi" saplantıları gelecekte ülkemizin önemli bir problemi olmasın. Bu bakımdan Nusret hocanın yazdıklarını okumaları ve hocayı çok iyi anlamaları en içten dileğimizdir.

Her cümlesinde büyük bir gerçeğin yattığı konuşmaları, idare ettiği toplantıları, konferans ve sohbetleri ile bizlere bilmediğimiz pek çok şeyi inanılması güç bir ustalıkla iletirdi. Konuları enine boyuna tartışma onun öden vermediği bir uygulamasıydı. Başlangıçta bana göre tartışılmadan ve üzerinde fazla durulmadan sonuca varılması gereken konuları inadına uzatır ve tartışma ortamına sokardı. Bu tartışma ortamından sonra konu hakkında görüşlerimin değiştiğine ait pek çok anılarım vardır. Bir toplantıda Japonya'da bir süre bulunmuş bir öğrencisine ait anısını anlatmıştı. Öğrenci yurda döndükten sonra hoca, "Japonlar hakkında izlenimin nedir?" diye sormuş. Öğrencisi şu cevabı vermiş : "3-5 kişi bir araya geliyor uzun süre vır vır konuşuyor ve sonra kayboluyorlar. Bir süre sonra bir eser ortaya çıkıyor". Bu iki cümleye hiç bir ilave ve yorum yapmadan bize aktardığı anısını bitirmişti. Hocamız bu anısını anlatırken, sık sık tekrarladığı, "Tek saz devri geçti. Şimdi orkestra çağıdır" özlü sözünün günümüzde ne denli geçerli olduğunu bizlere bir defa daha hatırlatmıştı.

Nusret hoca bilimsel gelişmeleri kendi uğraşı alanlarında çok yakinen izlerdi. Bilimin süzgecinden geçmemiş, dayanağı olmayan hiç bir şeyi kabullenmez ve uygulamazdı. 1948 yılında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesi ile tescil edilmiş herkesin mümkün olan en yüksek düzeyde sağlık hizmetlerinden yararlanması onun, bir bakıma yaşam felsefesi olmuş ve ülkemizde kendi insanımızın da sorunsuz ve sıkıntısız olarak eşit sağlık hizmeti alabilmesi için gerekli yolları göstermiş ve son nefesini verinceye kadar bu onurlu savaşını sürdürmüştür. Günün birinde eğer insanlarımız sağlık hizmetlerini satın almada sıkıntıya düşmez, hakça ve eşit olarak bu hizmetlerden yararlanma mutluluğuna erişebilirlerse, kuşkusuz bu ancak Nusret hocanın gümüzüden yarım asır önce düşündükleri ve yapmayı planladıkları ve hatta yaptıklarının daha efektif olarak uygulanması ile mümkün olabilecektir. Yoksa özelleştirme, güzelleştirme lafları ile olabileceği hayaline kime kapılmasın.

Ben Nusret hocayı fizikbilimlerinin Faraday'ına benzetirim. Bugün bilim ve teknolojideki gelişmelerin hepsinin temelinde bu büyük insanın bulduğu fizik yasalarının katkısı vardır. Türkiye'de ülke koşullarına en uygun sağlık sistemi ve örgütlenmesi ve bunun sonucu olarak insanımızın sorunsuz, sıkıntısız, hakça ve eşit olarak sağlık hizmetlerini satınalabilecek düzeye gelmesinde tek çare olarak, konusunun Faraday'ı olan Nusret Fişek'e başvurmaktan başka bir çare düşünemiyorum.



12

PROF.DR.FERHUNDE ÖZBAY
Kasım 1992

Olmaz Diyebilme Özgürlüğü

1967 yılının Nisan ayında Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etüdleri Enstitüsü'nde Nusret Hoca'nın yanında işe girdiğimde üniversiteyi bitireli henüz bir yıl bile olmamıştı. Nüfus Etüdleri Enstitüsü'nün ilk elemanıydım. Demografi hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Hoca benim çalıştığım yerden istifa ederek gelmemi istemişti. Köylü kadınlarla ilişki kurabilen bir üniversite mezunu olmamdı bütün özelliğim.

İlk görevim haftanın üç günü Etimesgut Eğitim ve Araştırma Bölgesi'ndeki köylere gidip kadınlarla konuşmaktı. Onlarla genel olarak yaşamları, özellikle aile yaşamları, çocukları, düşük ve gebeliği önleyici yöntemler kullanıp kullanmadıkları hakkında sohbetler ediyor, gözlemlerimi ve düşüncelerimi sürekli yazıyordum. Ancak altı ay sonra bu köylerde bir anket araştırması yapma çalışmalarına başladık. Bu altı ay benim araştırma kariyerimin en önemli dönemi oldu. Cevaplayıcıları genel olarak tanımadan yapılan anket araştırmalarının nasıl sağlıksız olabileceğini sonradan öğrendim.

Daha ilk günlerden başlayarak Nusret hoca gözlemlerime, düşüncelerime önem verdiğini, bana güven duyduğunu gösterdi. Bu güveni haketmek için çok çalıştım. Ama yine de pek çok konuda bilgisiz ve deneyimsizdim. Yeni bir şey yapmamızı önerdiği zaman aklım yatmamışsa ya da iyi anlamamışsam hemen "olmaz" derdim. Hoca her konuyu enine boyuna düşünmüşse beni ikna edene kadar konunun çeşitli yönlerini anlatırdı. Çok nadir de olsa, "galiba haklısın" deyip vazgeçtiği de olurdu. Çoğu benim bilgisizliğimden kaynaklanan bu olmazla ne çok şey öğrendim. Önerileri hem daha fazla öğrenmek hem de hocanın bir kez daha yüksek sesle düşünmesini sağlamak amacı ile hemen kabullenmeye yanaşmıyordum. Bu arada benim de neden olmaz dediğimi Nusret Hoca gibi gerekçelendirmem gerektiğini öğrendim. Bilimde yaşa ve titre göre hiyerarşi olmaması gerektiğini, özgür bir düşünme ve tartışma ortamının ne kadar geliştirici olduğunu öğrendim. Gençlere öz güven vermenin başka bir yolunun olmadığını öğrendim. Şimdi bu öğrendiklerimi öğrencilerime aktarmaya çalışıyorum ve yaşım ilerledikçe genç kuşaklarla tartışmanın bana da ne kadar yararlı olduğunu görüyorum.



13

PROF.DR.MÜMTAZ PEKER
Kasım 1992

Bugün Hoca Olmaktan Haz Duydum. Teşekkür Ederim Çocuklar

Bu titiz ve bilime saygılı bir hoca yönetiminde hazırlanmış doktora tez savunmasının kısa hikayesidir.

Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etüdleri Enstitüsü'nde çalıştığım yıllarda, eğitim programı sorumlusunun yurt dışında olması nedeni ile bu görevi dört ay vekil olarak yürüttüm. Bu dönemde Sayın Samira Yener, Prof.Dr.Nusret H.Fişek denetiminde yürüttüğü doktora tezini bitirmiş ve gerekli işlemler için Enstitü'ye başvurmuştu. Sevgili Samira, konusunda yetkin olduğu kadar, gayretli ve yaratıcı çalışmaları ile de kendini değişik düzeylerde kanıtlamış değerli bir araştırmacı idi. Başvuru üzerine gerekli işlemleri yaparak tez jürisinin ve tarihinin kararlaştırılması için Mezuniyet Sonrası Eğitimi Fakültesi Dekanlığı'na aktardım. Dekanlıktan bir hafta sonra gelen yazıda jüri üyeleri ve sınav tarihi belirtilmişti. Jüride program sorumlusu olarak ben de vardım. Durumu hemen adaya ve öteki jüri üyelerine telefonla bildirdim. Kendilerine resmi yazının geç gelebileceğini, ancak bu tarihi sınav için ayırırlarsa sevineceğimi söyledim. Üyelerin tümü yaklaşık bir ay sonra yapılacak sınav için zamanlarının uygun olduğunu belirttiler. Aradan bir kaç gün sonra jüri üyelerinden Sayın Prof.Dr.Ferhunde Özbay (o tarihte doçent) ziyaretime geldi. Çayımızı içerken bana çok güzel bir ipucu verdi:

- "Hoca jüride ilk olarak en genç jüri üyesine söz verir. Tezin eleştirisini ondan bekler. Kanımca bu da sen olursun" dedi.

Sevgili Ferhunde ablanın bu uyarısın üzerine titiz iki bilimcinin hazırladığı çalışmayı tam üç kez okudum. Altı sayfalık bir rapor hazırladım.

Belirtilen tarih ve saatte jüri toplandı. Sevgili Ferhunde abla her zamanki sevimliliği ile, Prof.Dr.Nusret H.Fişek'in jüri başkanı olmasını önerdi. Hocamız, demokrat tavrı ile oylama istedi ve oybirliği ile başkan seçildi. Açış konuşmasından sonra adayı ve çalışmasını bizlere tanıttı ve hepimize teşekkür ettikten sonra, eleştirilerim - değerlendirmem için ilk sözü bana verdi. Ben hazırladığım metni nerede ise ezberlemiştim. Ağır ağır ve hocamızın gözünün içine bakarak bu titiz çalışmayı, yöntemi, bulguları, yorumları ve bilime katkısı açısından değerlendirdim. Sonuçta böyle ciddi bir çalışmayı bize kazandırdıkları için her ikisine teşekkür borçlu olduğumu belirttim. Hocamız sırası ile diğer üyelere söz verdi. Onlar da çalışmayı değişik yönleri ile övgü dolu sözcüklerle eleştirdiler. Dikkatim Hoca'mızın üzerinde idi. Tartışma sırasında bizleri dikkatle dinliyor ve kısa notlar alıyordu. Tüm üyelerin konuşması bittikten sonra genel bir değerlendirme yaptı ve adayı içeri aldık. Unutamayacağım ve büyük zevk duyduğum tartışma iki saati aştı. Dışarıda bizi bekleyenler varmış. Kimin umurunda ? Nerede ise çalışma saatinin sonuna gelmiştik. Hocamız son olarak söz aldı

ve - "Çocuklar, herhalde üniversite hocalığı galiba bu. Biliyorsunuz bu işin maddi yönü pek o kadar cazip değil. Ama, bugün bu ortamda ben gerçekten hoca olmaktan haz duydum. Ülkemizin sorunlarını sizlerle tartışmaktan mutlu oldum. Üniversitede sizin gibi gençlerle çalışmaktan ötürü her zaman büyük zevk duydum. Sizler gibi genç olmaya çalıştım. Bana bunu sağladığını için hepinize teşekkür ederim. Umarım ve beklerim ki, bu tartışma burada kalmayacak. Hepiniz gelecekte bu çalışmaların sürmesini sağlıyacaksınız. Artık adayı kutlayabilir miyim?" dediği anda, bizler nemli gözlerle Hocamızı alkışlıyorduk.



14

DR.FREDERIC C. SHORTER
Kasım 1992

Dostum Dr.Nusret Fişek

Benim Türkiye'de kalmak istememi ve son 28 yıl boyunca demografi ile ilgilenmemi sağlayan en önemli kişinin Dr.Nusret Fişek olduğunu söyleyebilirim. Dr. Nusret Fişek yaşamının bir kısmını demografik ve sosyal epidemiyolojik araştırmaları özendirme, korumaya ve desteklemeye ayırmıştı. Bilimsel geçerlilik taşıyan bilginin Türkiye için mutlak gerekli olduğunu düşünüyordu. Ölümünden bir kaç ay önce kendi kişiliğine çok uyan bir davranışta bulundu. Bana ve diğer bazı kişilere Türkiye demografisi hakkında yeni ve güncel bir kitabın hazırlanması önerisinde bulundu. Bu konuda en son yazılmış kitap 1982 yılına ait olduğundan yeni bilgiler ve teknikleri içeren bir kitabın yazılma zamanının geldiğine inanıyordu.

Bu ricayı yerine getirme fırsatı, Devlet İstatistik Enstitüsü'nde danışman olarak çalıştığım sırada doğdu. Enstitü'de küçük bir ekip oluşturuldu. İki yıl boyunca eldeki bütün demografik veriler incelendikten sonra "Türkiye Nüfusu, 1923-1994, Demografi Yapısı ve Gelişimi : 21.Yüzyıl Ortasına Kadar Projeksiyonlar" isimli kitap yazıldı. Kitap resmi bir yayın olduğundan içinde Dr.Nusret Fişek'e herhangi bir atıfta bulunulmadı. Ancak bence bu çalışma onun adına yürütülmüştür. Tümüyle bizden beklediklerini kapsamaktadır ve onun onayladığı yöntemle yapılmıştır. Kitabın yazımında genç istatistikçiler ve demograflar birlikte çalıştılar, konularında gayet iyi olan bu insanlar çalışırken de çok şey öğrendiler. Gelecekte de güzel şeyler üretmeyi sürdüreceklerinden hiç kuşkum yok.



 

15

YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
Kasım 1992

Unutulmaz Saygınlık

Prof.Dr.Nusret H.Fişek, yaşamını sağlık sorunlarının çözümüne adamış çağdaş bir bilim adamı idi. İnsan hak ve özgürlüklerinin en kutsal bilineni yaşam hakkına gerçek anlamını kazandıran "sağlık" koşulunu ülkemizde benimseten insandır. Gerçekten, sağlıklı olmayan yaşamın, ruh ve beden sağlığını kapsamayan bir hakkın ne yararı vardır ? Bu dayanaktan kalkarak insanı, hak ve özgürlükleriyle onurlu bir kişilik bütünlüğüne kavuşturan anlayışın yaşama geçmesinden Nusret FİŞEK'in büyük katkıları olmuştur. Sağlık Bakanlığı'nda görevli bulunduğu zamandan başlayan tanışıklığımız sonraki yıllarda Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanlığı sırasında gelişmiş ve güçlenmiştir. Yöntemde yumuşak, özde ağır çıkışları, hoşgörüsü, anlayışlı ve kararlı davranışları, onun bulunduğu ortamda egemenlik kurmasının gerçek belirtileridir. Ciddiyetinin çağırdığı özen ve duyarlık, çevresindekileri etkileyen bir büyük kişiydi. Onun yanında gereksiz söz, gereksiz davranış görülemezdi. Bunlara olanak tanımazdı. Tembellikten tiksinirdi. Düşünmeden, ölçüp biçmeden (tartmadan) bir şöy söylememeye girişimde bulunmamaya çalışırdı. Karar verdiği zaman da ödün vermeden yürür, beklediği sonucu almak için gerekenleri yapmaktan kaçınmazdı.

Kendisini son kez, yönettiği "Sağlık Kuruluşları Kurultayı"nda gördüm. Rahatsızlığını belli etmeden çalışmaları tek başına yönetiyordu. Gazi Üniversitesi'nin Beşevlerdeki salonunda yapılan çalışmaları Erdal İnönü de izliyordu. Prof.Dr.Erdal İnönü'den sonra konuşmak için beni çağırdılar. Orda demokrasi ve hukuk devleti konusunda kişisel görüşlerimi açıkladım. Aykırılık, çelişki ve tutarsızlıklara, yinelenmemesi dileğiyle, değinerek önerilerimi sıraladım. Sağlıkla hukuk arasındaki ilişkinin en anlamlı bağ olduğunu belirtirken, bunun insandan birleşmekten, insanı ve insan gönendirici amaçlamaktan kaynaklandığını anlattım. Yöneticileri içtenlikli olmaya çağırdım. Siyasal ödünlerle, bir kaç oy, bir kaç milletvekilliği için ilkelerin yıkılmasına gözyummanın anlamsızlığı üzerinde durdum. Dinsel ve etnik nedenlerle yapılan ayrımın birlikteliği tüm acılığıyla önümüzdeyken, hukuksal güvencenin çağdaş niteliğini unutmak olanaksızdır. Nusret FİŞEK, benim sözlerimi ilgiyle dinledi. Yüzündeki çizgilerden mutlu olduğunu anlamakla birlikte kendisini gü durumda bırakmaktan kaçındığımı vurgulamak için "Bir yargıç olarak ancak bu kadar konuşabildim. Önceden bildirilseydi hazırlıklı gelir, daha anlamlı ve kapsamlı konuşurdum, bağışlayınız" deyince, "Bir de yargıç olmasanız, bir de hazırlıklı gelseydiniz nasıl olurdunuz" sözleriyle beni kutladı. Hukuk devletinin gerçek yanlılarından birisiydi. Katıksız demokrattı. Gösteri ve özentiden uzak çalışmalarıyla ulusunun hizmetinden hiç ayrılmadı. Toplantıdan sonraki günlerden rahatsızlığının arttığı, o gün de rahatsız olmasına karşın hiç kalkmadan toplantıyı yönettiğini öğrendim. Cenaze törenine koşarak gittiğimde, kendisini sevenlerin onu nasıl sevgi ve saygıyla omuzladıklarını gördüm. Saygın ve örnek kişiliğiyle unutulmaz bir Türk Büyüğünü daha yitirmiştir. Nur içinde yatsın.



16

PROF.DR.İLHAN TEKELİ
Kasım 1992

Nusret Fişek Hoca Bir Aydınlıktı

Nusret Hoca'yı 1960'lı yılların sonunda önce demografi kongrelerinde ve Nüfus Etüdleri Enstitüsü'ndeki jüri toplantıları sırasında tanıdım. 1070'li yılların çalkantılı üniversite ortamında kurulan Tüm Öğretim Üyeleri Derneği'nin (TÜMÖD) çalışmaları sırasında bu tanışıklık bir dostluğa dönüştü. Nusret hocayı her gördüğümde içimi bir aydınlık, güven, sevinç ve iyimserlik kaplıyordu.. Sanıyorumki, bu duyguyu yalnız bana ya da dostlarına değil, tüm konuştuğu kişilere geçirebiliyordu.

Bana öyle geliyor ki, Nusret Hocanın bu niteliği bilime yaklaşımıyla, bilime inancıyla yakından ilişkiliydi. İster zakkumcuya karşı çıkarken, ister aile planlamasının gerekliliğini savunurken, isterse de sağlık sisteminin sosyalizasyonunu savunurken olsun, her zaman bilimsel bilgiyle temellendirilen akılcılığı onu hem özgürleştiriyor, hem de yeni olanın, çağdaş olanın yanında yer almasını sağlıyordu.

Nusret Hoca, Cumhuriyet'in ilk kuşaklarındandı. Akılcılığı Cumhuriyetin getirdiği aydınlanma içinde oluşmuştu; nedenle de halkçı bir etik içinde kullanıyordu. Böyle olunca da akılcılık sadece doğruyu bilmekle kalmıyor, onun yargılarını yaşama geçirmek için toplumsal mücadele içinde yer almayı da gerektiriyordu. Bunun için de kişisel kaygılarını bir yana bırakıyordu. Bu da onu güven duyularak başvurulan bir kişi haline getiriyordu. kısacası Nusret Hoca bir aydınlıktı.



17

DR.FERRUH YAVUZ

Nusret Hoca ve Barış

Prof.Dr.Nusret Fişek, Türkiye tarihine sağlık konusunda isni yazdırmış bir kişidir. Bugüne değin hakkında çok güzel şeyler kaleme alındı, ben de derneğimizin (Nükleer Tehlikeye Karşı Barış ve Çevre için Sağlıkçılar Derneği - NÜSED) kurucu üyesi olan o büyük insanın barışçı kişiliği ışığında "Barışçı Kişilik Nedir?"i kısaca anlatmak istiyorum.

Nusret Hocanın başardığı ve başarmaya çalıştığı işlerdeki felsefesine ve tarzına bakarsak, şu özellikleri görürüz :

İnsanların sağlık düzeyinin yükselmesi için çalıştı. Dünya Sağlık Örgütü'nün sağlık tanımını düşünürsek, bunun tam anlamıyla bir barış savaşımı olduğunu anlarız. Çünkü savaş içindeki insan "sosyal ve psikolojik olarak tam bir iyilik hali"nde olamaz. Nusret hocanın adadığı bu iş bile onun ne kadar barışçı olduğunu gösterir.

Demokrat, insan haklarını savunan, sömürüye karşı çıkan, halk sağlığını ön planda tutan, herkesin, özellikle de tıp doktorlarının örgütlülüğüne inanan bir kişiydi. Başkanı bulunduğu Türk Tabipleri Birliği'nde bunun için sürekli çaba gösterdi. Bunda da başarılı oldu. bugün hekimlerimizin çoğu onun bu güzel özelliklerini taşıyor ve açıktır ki, demokrat, insan haklarına saygılı, sömürüye karşı olan insanlar barışçı kişiliğe sahiptir.

Barışın çeşitli tanımları arasında bence ne doğrusu, "Barış, sömürünün olmaması halidir" tümcesiyle özetlenen; demokrasi, insan hakları ve anti-emperyalizmi (veya eşit şekilde karşılıklı bağımlılık) içeren tanımıdır. Doğal olarak, sömürü olan yerde barış olmaz. "Barışçı Kişilik"te, bunların yokluğuna karşı, varsa daha kalitelisine sahip olmak için savaşım verme özelliği vardır.

Barış için savaşım verme ne denli paradoks gibi görünse de öyle olmalıdır. Yoksa şu andaki yönetici sınıflar, demokrasiyi, insan haklarını rafa kaldırarak, emeği, dini ve milli duyguları sömürerek gayet rahat yönetirler. Onlara karşı pasif değil (kimilerince kyanlış olarak barışçı kişilik pasiflikmiş gibi tanımlanır) aktif olmak gerekir. Nusret hoca da ömrünün sonuna kadar bu uğurda savaşım verdi.

Bütün bunların yapılabilmesi için insanın kendisiyle barışık olması lazımdır. Kendisinden, yaptığı işlerden hoşnut olmayan, insanlara saygısı, sevgisi olmayanlardan hiçbir mücadele içinde hayır gelmez. Öncelikle kişi ve topluluklar olarak kendi iç savaşımımızdan başarı ile çıkmalıyız. Kendimize başkasına, başka topluluklara anlayış, hoşgörü, sevgi ve saygı göstermeliyiz. Başka bir deyişle, Nusret hocanın barışçı kişiliğini örnek almalıyız.



18

PROF.DR.AYŞEN BULUT

Profesör Fişek, Bilim ve Eğitim

Nusret Fişek'in öğrencisi olmakla ne kadar övündüğümü herkesle paylaşmak istiyorum. Onu yakından tanıyan, onun tarafından bilinen bir öğrencisi olmanın büyük bir şans olduğuna inanıyorum. Nusret bey'i görüp, tanımış olanların ondan etkilenmemeleri ve bir şeyler öğrenmemiş olmalarını varsaymak hiç kolay değil. Gerçekte ise onun öğrencisi o kadar çok ki; o benden önceki kuşakları da etkiledi, daha pek çok kuşağı etkilemeye devam edecek.

6 Kasım 1990 günü yapılan törenlerin birinde bir IV.Dönem Tıp Fakültesi öğrencisinin, "Hocam Nusret Fişek" başlıklı söylevinde benim onu yirmi yıl önce ilk tanıdığım zamanki heyecanım içinde duygularını, sevgi ve saygısını, ondan öğrendiklerini coşku ile dile getirmesi çok anlamlıydı. 7 yıl önce öğretim üyeliğinden resmen ayrılmış olan Fişek, bu arkadaşa doğrudan hiç ders vermiş olamaz. Kuşkusuz Nusret Fişek'in öğretim üyeliği yanında yaşantısı gerçek bir okuldu.

Öğretim üyesi iken de, sonraları da "öğrencilerin sevgilisi" olduğu en yetkili ağızdan da onaylanmış bir öğretmendi. Öğrencilerin bu sevgileri diploma törenlerinde gözle görülür bir şekilde izlenebilirdi. Diploma dağıtan öğretim üyeleri için gösterilen ilgi Fişek'e sıra geldiğinde "bir türlü dinmeyen sevgi gösterisi" oluverirdi. Bu gösteri, tekrar tekrar sahneye çağırılan virtüözler için yapılan görkemli coşkular gibi olurdu. Bir başka toplu sevgi gösterisi ise, her öğretim üyesinin düşlerini süsleyebilecek kadar anlamlı olanı öğrencilerinin, onun için erken olan, yaş sınırı ile üniversiteden ayrılması nedeniyle yaptıkları çağdaş törendi.

Fişek öğrencilerini ve çevresindekileri nasıl etkilerdi ?

Bu sorunun yanıtını öncelikle yaşamının dünyada varolmuş en onurlu yaşamlardan biri olduğu gerçeğinde buluyorum. Sonsuz alçakgönüllüğü ve herkese olan saygısı hemen farkedilen başlıca özellikleridir. Hizmet etmek için isimsiz olmak gerektiğine bizi inandırmıştır. Bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi ve çalışkanlığı ile son dakikasına kadar kendinden her sorulana her istenene karşılık vermek için bıkmadan usanmadan çalışması çevresindeki hepimizi her zaman etkileyecek. Herkese destek olması ile çoğu kez eleştirildi. Ancak o, bunu fırsat eşitliği olarak düşünür ve hep savunurdu. Bir arkadaşım bu desteği şöyle dile getirdi : "Herkese baştan 10 numara verirdi. Sonunda kişiler alt sınırlarını kendileri belirlerdi..."

1970-76 yıllarında öğrencisi iken, 1976-79 yıllarında asistanı iken, 1979-83 döneminde Hacettepe Toplum Hekimliği Enstitüsü'nde birlikte çalışma şansı bulduğum Fişek, İstanbul'a gelişimden sonra bile yaptığım her çalışmayı iletme, danışma, paylaşma çabalarımı hep destekledi. Hastalığını ilk duyduğum anda birden dünyada yapayalnız kaldığımı hissettim. Bu duygu, bana ne kadar güven verdiğinin ve destek olduğunun bir göstergesidir.

- Çok öz, dolaysız, bilimsel delillerle konuşurdu. Öz deyişler, çoğunlukla Nasreddin Hoca'dan alınmış engin fıkra literatürü ile süslenmiş anlatımı ile anlatmak istediklerini çok kolay iletirdi.

- Bilmediği işlerle uğraşmazdı.

- Savunduğu her şeyi bilimsel olarak açıklardı. Bu nedenle, tartışmaları, kuru politik savunulardan çok farklı ve öğreticidir.

- Yüce bir hoşgörüsü vardı. Kendisiyle beni çok üzen bir olayı paylaşmıştım.Böyle durumlarda kullandığı, kendisine ait olmayan bir özdeyişi çok beğendiğini söyleyerek bana da öğretmişti : "Biri sana haksızlık yaparsa üzülme ! Sen yapmadın ki!" Başlangıçta hiç doğru bulmadığım, açıkçası ona yakıştırmadığım bu değerli deyişi, gün geçtikçe daha da iyi anlıyor ve seviyorum.

- Fişek hocalığın biçimsel ve otokratik bir kavram değil, bilimsel ve kişisel bir özellik olduğunu kendi yaşamı ile belgelemiştir.

Bu nedenle, genelde kalıplaşmış olarak kullanılan "hoca" kavramından çok daha farklı bir kimliği ve yeri vardır.

Temel öğretisi şunlardır :

1. Bilim belli konularla değil, yöntemle belirlenir. Bilimsel yöntemin gözlem, hipotez, gerçekleme ve genelleme aşamalarından geçmemiş her türlü uygulamadan kuşku duyulmalıdır.

2. Hekimlik bilimlerinin tarihsel sürecinde toplum hekimliği, temel tıp bilimleri ve klinik bilimleri izleyen çağdaş tıp uygulamasıdır.

Çağdaş hekimlik uygulaması toplum hekimliğidir.

Toplumdaki bireyleri, hasta ve sağlam olarak ayırmadan her bireyin sağlık bakımından yararlanmasını sağlama, ancak çağdaş hekimlik görüşü ile olabilir. Kişiye verilecek sağlık bakımının koruyucu, tedavi edici ve esenlendirici olarak bir bütün halinde programlanması çağdaş uygulama gereğidir.

Toplum hekimliğinde sağlık yönetimi, epidemiyoloji ve istatistik gerekli temel bilimlerdir. Toplum khekimliği uygulamaları tıpta özellik gerektiren her alan için geçerlidir.

Ancak, gerekler, eldeki kaynaklar ve sonuçta sağlanacak etkinliklere göre öncelikleri belirleme, uygulamaları değerlendirme ve yeniden uyarlama dinamik bir süreçtir. Toplum hekimliği uygulama alanı olarak, ana sağlığı, çocuk sağlığı, kronik hastalıklar, geriatrik sorunlar, kanser, genetik hastalıklar, iş sağlığı, aile planlaması gibi her alan olabilir.

Her alanda etkin hizmet vermek için, temel tıp bilimleri ve klinik hekimlik ancak toplum hekimliği çağdaş yaklaşımıyla hedefine ulaşabilir.Bu yolla, gereksinmesi olan herkes tıp biliminden etkin olarak yararlanabilir. Nusret Fişek öğrettiklerini uygulanmaları için öğretirdi. Şeyh Said'in şu sözlerini çok severdi: "Öğrendiklerini uygulamayan kişi sırtından kitap taşıyan eşekten farksızdır."

Kaldı ki, öğrenme için uygulamanın şart olduğunu da öğretti.

Duyarsam unuturum

Görürsem hatırlarım

Yaparsam öğrenirim

Çin atasözüne son satırı eklemişti :

Tartışırsam olgunlaşırım.

Nusret bey hep tartışırdı !



19

PROF.DR.CEVAT GERAY

Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi ve Toplum Kalkınması

Geçen yıl Köy Enstitülerinin kurucusu İsmail Hakkı TONGUÇ'u anma toplantısında O'nun köylerin eğitim yoluyla kalkındırılmasına ilişkin düşünce ve çalışmalarını açıklarken, daha sonra girişilmiş olan sağlık hizmetlerinin toplumsallaştırılması hareketinin bu açıdan önemine değinmiştim. Ayrıca, hem Enstitülerin ürünleri tam olarak alınmadan kapatılmış olmasının, hem de sağlığın toplumsallaştırılması çalışmalarının sonradan savsaklanarak bir yana itilmesinin Türkiye için ne denli bir talihsizlik olduğuna değinmiştim. Böylece, öncü eğitimci TONGUÇ'u anma toplantısında öncü toplum hekimi FİŞEK'i de anmış olduk. Bu bana, aşağıdaki satırları yazarak tarihe bir belge bırakmak açısından zevkli bir görev yükledi.

Gerçekte, nedense anı yazmayı pek sevemedim. Bu yüzden de bundan kaçınmış olduğumun ayırdındayım. Fakat toplumumuzun ender yetiştirdiği örnek kişilerden biri olan Nusret FİŞEK için birşeyler yazmayı çok istediğim için bu konudaki bilgi ve görüşlerimi genç kuşakların O'nu tanımalarına yardımcı olacağı inancıyla, yine O'nun damgasını taşıyan bir olguya değinmeyi yeğliyorum.

1960'lı yılların başında Prof.Dr.Nusret FİŞEK'in öncülüğünde çıkarılan Sağlık Hizmetlerinin Toplumsallaştırılmasına ilişkin yasa ile başlatılan bir hareket, aynı dönemde birinci beş yıllık kalkınma planı uyarınca girişilen toplum kalkınması deneme çalışmaları çerçevesinde sürdürülebilseydi bugün kırsal kesimin toplumdaki görsel önemi, özellikle sağlık hizmetlerinin düzeyi kuşkusuz bambaşka olurdu.

Toplum kalkınması kırsal alandaki sorunların çözümü için köylünün girişkenliği ele alması, yerel önderliğin öne geçmesi, yöredeki güç ve kaynakları harekete geçirmesi, bu amaçla örgütlenmesi, kamunun da desteğini sağlayarak ele aldığı işleri gerçekleştirmesi, çalışmaları değerlendirmesi, yeni yeni konulara el atması amaçlanıyordu. Bugünkü katılımcı demokrasinin özünde de bu yatmıyor mu? Köylü adına başkalarının karar alması yerine köylünün kendini ilgilendiren konularda kendisinin karar vermesi isteniyordu. zora dayanmayan, tepeden inmeci olmayan bir yaklaşımla, köylünün gönüllü işbirliği, güç birliği yaparak kendi sorunlarını çözmesi söz konusu olduğundan demokratik bir katılım bekleniyordu. Köyün içinden çıkan yerel önderlerin ortaya atılması, çalışmalara öncülük etmesi toplum kalkınması yönetiminin önemli bir niteliğini oluşturuyordu. Bütün bunlar, toplum kalkınması yöntemini Köy Enstitüsü hareketine yaklaştırmaktaydı. Yirmi yıllık aradan sonra Türkiye'nin bu ve öbür deneyimlerinden yararlanarak kırsal alanda beklendik yönde, toplumsal ve ekonomik değişmeler yaratmak amaçlanıyordu. Kırsal alandaki kamu görevlileri bu konuya yatkın değillerdi. Bu nedenledir ki,toplum kalkınması deneme alanlarında her düzeydeki kamu görevlileri için bu konuda eğitim izlenceleri düzenleniyor, genellikle ilgili il ve ilçelerde uygulamalar yapılıyordu.

Sağlık hizmetlerinin toplumsallaştırılmasına ilişkin yasa budanmamış ve yozlaştırılmamış ilk biçimiyle, toplumun katılımı ve kalkınması, hizmetin bireyin ayağına götürülmesi, hizmetin belli önceliklere göre yoğun bir iletişim ve bilgi akışı içinde, takım çalışması yapılarak tek elden yürütülmesi gibi çağdaş kamu yönetimi ve politikaları öngörüyordu.

Sağlık hizmetlerinin toplumsallaştırılması çalışmalarını tanımak fırsatını ilk kez 1963 yılında Muş'ta bu amaçla düzenlenmiş olan bir toplum kalkınması seminerinde bulmuştum. Muş'taki çalışmalar, sağlık ocağı ve evleri yapılarının bitirilmesi ve atanan görevlilerin bu yerlerde işe başlamasıyla belli bir uygulama aşamasına gelmişti.

Sağlık ocağı ve evlerinin yalnızca halka sağlık hizmeti sunmakla yetinmesi düşünülmemişti. Bu ocak ve evler aynı zamanda kırsal kalkınma odakları işlevini de görmesi bekleniyordu. Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı, Milli Eğitim ve Tarım Bakanlıkları birlikte üçlü bir önanlaşma (protokol) yapmıştı. Sağlık hizmetinin sunulacağı köylerde, aynı alan içinde, sağlık yapıları yanında aynı zamanda okul ve kurslar, tarım ve veteriner çalışmaları için yapılar, görevliler için kamu konutları (lojmanlar) yapılması, köye yönelik hizmetlerin buradan yürütülmesi, bu önanlaşmanın en önemli öğesini oluşturuyordu. Böylece, kırsal gelişmenin üç sacayağını oluşturan eğitim, sağlık ve tarım hizmetleri aynı odaktan çevre halkına sunulacaktı. Bu, aynı zamanda, sözkonusu temel hizmetlerden sorumlu görevlilerin eşgüdüm içinde birlikte çalışmaları, yardımlaşmaları, ortak izlenceler yapıp uygulamaları, bu yoldan köylerin kalkınmasına katkıda bulunmaları için gerekli ortamı sunacaktı. Görevlilerin birarada komşu olarak yaşamaları, bireysel ilişkiler geliştirmeleri ve böylece etkin biçimde, eşgüdüm içinde çalışmanın havasının yaratılmasını da sağlayacaktı. Ayrıca köylünün karşılaştığı sorunların öbür kuruluşları ilgilendiren boyutlarının hemen ele alınması, çözüm getirilmesi olanağını da yaratacaktı.

Sonradan toplum hekimliği konusunda öğretim üyeliğine geçen o günkü Muş İli Sağlık Müdürü, sağlık görevlilerinin toplum kalkınmasına yapabilecekleri katkıları şöyle özetliyordu :

Kuşkusuz, toplum kalkınmasına ilişkin çalışmalarda sağlık görevlilerinin çok etkin bir konumları vardı. Çünkü, sağlık görevlileri yalnızca önüne gelen hastanın sağlığını bozan bedensel, ruhsal etmenlerle ilgilenmekten öte, hastanın içinde yaşadığı toplumsal, ekonomik, kültürel koşulları da incelemek, yüzyüze ilişkiler kurduklarından onlarda güven duygusu yaratarak onları toplum kalkınmasına yöneltmek, öbür kamu görevlilerinin sorunlara eğilmelerini sağlamak gibi bir işlev yüklenmeleri olanaklıydı.

İl Sağlık Müdürü'nün bu görüşünü doğrulayan olguları, aynı yıllarda Edirne'de Sıtma ile Savaş Örgütü'nün halkın sağlığı ve toplum kalkınması konularında nasıl katkılar sağlayabileceğini gözlemlemek olanağını bulmuştum. Sıtmayla savaşta büyük başarı sağlanınca, Edirne Sıtma Savaş Örgütü'ndeki doktorların, ilin öbür sağlık kurumlarındaki meslektaşlarının da katılımıyla köylerde ana ve çocuk sağlığı ocakları, sağlık evleri kurarak, hergün köylere dağıldıklarını, sağlık hizmeti sunduklarını, bunu yaparken de kültürel, ekonomik ve toplumsal sorunların çözümü için uğraş verdiklerini bugünkü gibi anımsamaktayım. Sağlık hizmetlerinin toplumsallaştırılması çalışmaları henüz ülkenin batısına Edirne'ye ulaşmamışken bile aynı görüşü benimseyenler böylesi bir çalışmaya gönüllü olarak katılmışlar, toplum kalkınması çalışmalarına güç katmışlardı.

Türkiye'de hükümetlerin, hatta bakanların değişmesi girişilen başarılı ve köklü çalışmaların sekteye uğramasına yol açmaktadır. Köy Enstitüleri, Toplum Kalkınması hareketlerinde olduğu gibi Sağlık Hizmetlerinin Toplumsallaştırılması çalışmaları da nesnel bir değerlendirme yapılmadan önce savsaklanmış, askıya alınmış ve sonunda bir yana itilmiştir. Oysa, toplumsallaştırma süreklilik kazanmış, kurumsallaşmış olsaydı, aynı zamanda kırsal alandaki değişme ve gelişmenin de itici gücünü oluşturabilecekti.

Nusret FİŞEK öğretmeni bu duygularla saygıyla anıyorum.



20

PROF.DR.MÜMTAZ PEKER

Nusret Fişek Hocamız ve Eğitilmiş Akıl

Sosyoloji bilimi tüm toplumlarda "insan-insan ilişkileri ile insan-doğa ilişkilerinin" temel olduğunu vurgular. Sözkonusu ilişkileri çağdaş düzeye ulaştırmak için gerek insanın mayasında gerekse doğanın yapısında fırsat ve olanaklar vardır. Ne var ki aynı ilişkiler zaman zaman ya da kesikli olmak üzere çağın gerisine de çekilebilir. Bütün bunlar aklın eseridir. Bu denli önemli olan aklı nasıl eğiteceğiniz, onu hangi ideoloji ile yönlendireceğiniz sorunu insanlık tarihi boyunca tüm sosyal sistemlerin temel uğraşısı olmuştur.

Benzer tartışma yoğun biçimde ülkemizde de 2.Cumhuriyet biçiminde yapılıyor. Bu görüşü savunanlar ülkemizde Cumhuriyet'le birlikte bir ilerleme olduğunu kabul etmekte. Öte yandan Atatürk döneminde oluşan otoriter yönetim tarzının bu dönemi izleyen yıllarda demokrasiye giden yolu tıkadığını iddia etmekte. Giderek devletin bireyi yok sayan ve ezen bir şekilde sosyal sistemin yapılandığını savlamakta. Sonuçta bugünkü devletin farklı kimlikleri, inançları, hukuku içine sindiren yeni bir sosyal yapıya gereksiniminin olduğunu açık ve örtük biçimde gündemde tutmaktalar.

Ülkemizde böylesi görüşlere verilecek yanıtın temelinde Hocamız Dr.N.H.Fişek'in 1950'li yılların son döneminde başlattığı çalışmalar var. Bu çalışmaların bulguları ile ülkemizde nüfus politikasında önemli değişiklikler sağlanmıştır.

Cumhuriyet'in ilk yıllarında haklı nedenlere dayanan nüfus politikası yerine, 1960'lı yıllarda ülke koşullarına özgü, toplam üretimi ve refah artışını destekleyecek bir nüfus politikası gündeme getirilmiştir. Dikkatinizi çekeceğimiz nokta, ilk politika oluşturulurken başbakan olan İ.İnönü'nün, politika değiştirilirken 1960'lı yıllarda yine başbakan olmasıdır. Dönemin bürokratları (SSYB ve DPT) ülkenin sorunlarına eğitilmiş akıl ile eğilerek böylesi bir yaklaşımın gerekli olduğunu siyasal iktidara kabul ettirebilmişlerdir. Bunu yaparken Cumhuriyet'i numaralandırmak gibi bir amaçları yoktu. Amaçları Cumhuriyet'in başta belirlenen ideolojisi çerçevesinde yeni insanı yaratmaktı.

Böylece insanımızı sağlıklı, sağlam, dünya ufku açık bir biçimde yetiştirecek sağlık ve eğitim hizmetlerinin götürülmesi konusunda devleti, bireye karşı sorumlu tutan yasalar oluşturulmuştur. Bildiğiniz gibi bu yasaların uygulanması için gerekli parasal kaynakları ayırmayanlar 1965'li yıllarda yönetime gelen ülkemizdeki liberallerin öncüleridir. Dahası bu görüştekiler yönetimde bulundukları süre içinde sağlık ve eğitim hizmetlerinde hem kamu hizmet açığı yaratarak hem de bu hizmetlerin niteliğinde büyük değişiklikler yaratarak, her iki hizmetin piyasadan sağlanması için büyük çaba göstermişlerdir.

Benim nüfus politikası konusundaki temel hipotezim şöyle: Yetkin devlet adamları, gelecekteki kuşakları yetiştirmek için onların başta sağlık, eğitim, istihdam v.b. hizmetlerine büyük kaynak aktarırlar. Sığ görüşlü devlet adamları ise, gelecek kuşakların kendisini aşmaması için bu kaynakları kısar. Böylece toplumda kendilerini sürekli yönetimde tutacak düşüncedeki kuşakları yetiştirir.

Kanımca Dr.Fişek Hocamız ilk grupta yeralanlardandı. 1960'lı yıllarda kamunun yürüttüğü sağlık politikasının eksiklerini giderme, bunları daha çağdaş konuma getirme için bir dizi nüfus ve sağlık araştırmalarını başlatan önderdi. Ülkemizde nüfus artışı yüzde üçe yaklaştığı bir dönemde bilim adamları bu gidiş üzerine düşünmezken, o bu konudaki araştırmaların bulgularına göre politika uygulanması için çalışıyordu.

Bu çalışmaları nedeni ile ülkemizde merkez sağdakiler ve liberaller tarafından şiddetle eleştiriliyordu. Üzüldüğüm nokta bu eleştiriye "Sözde Atatürkçü"lerin katılması ve eleştiri boyutunu "Amerika" ile ilişkilendirmeleridir.

Bildiğiniz gibi Dr.Fişek Hocamız bürokrasiden ayrılarak akademik yaşama geçti. Sağlık politikası konusundaki fikirlerini sizlerle paylaştı. Nüfus ve sosyal bilim konusundaki fikirlerini bizlerle tartıştı. Bunların uçmaması için onları yazılı metinler haline getirdi. Hepimizin aydınlanmasında, ufkumuzun gelişmesinde bu metinlerin ne derecede önemli olduğunu vurgulamama gerek yok sanırım. Ancak 12 Eylül döneminde bu metinlerden seçilen parçalar yine "Sözde Atatürkçü"ler tarafından bu kez "komünizm propagandası" yapmakla suçlandı. Sıkıyönetim komutanlığının yazılı emri ile soruşturma geçirdi.

"Meyvalı ağaç taşlanırmış" özdeyişimiz kanımca ona çok uygun düşüyor. Dr.Fişek Hocamız eğitilmiş aklın çalışmalarını, bulgularını öne çıkarmak, Türk toplumunun sağlığı, sağlamlığı ve bunun kesiksiz sürmesi için sürekli çalışmış, "kalpaksız kuvva-i milliyeci"lerdendir. Yaşamında Kemalist ideolojiden sapmamış fakat talihsiz iki uçtaki suçlamaları ağır biçimde hissetmiştir. Bunlardan bireysel olarak çok üzüldüğü kanısındayız. Bildiğim nokta üzüntülerini en yakınlarına bile yansıtmadan, olaya denk düşen Nasrettin Hoca fıkraları ile olayı geçiştirmeye çalışması ve kendine özgü gülmesidir.

Bütün bu süreçlerde farklı yaş kuşaklarında olan bizlere Cumhuriyet'in aydınlık yolunda yürümemiz için sürekli öncülük etmiştir. Bizlere düşen görev, bu temel ideoloji çerçevesinde gümüz sorunlarına çözüm bulmak ve bunları hayata geçirmektir. Ancak böylesi bir uğraşı sonucu Nazım Ustanın söylediği:

"Beklenen günler, güzel günlerimiz ellerimizdedir.

Haklı günler, büyük günler

Gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan,

Ekmek, gül ve hürriyet günleri"ni

çocuklarımıza verebilirse kendimizi mutlu sayabiliriz.



21

DR.FREDERIC C. SHORTER

Rough transcript of ...

Rough transcript of what I said at the Nusret Fişek meeting in İstanbul (Nov.1996)

I can say that the single most important person who made me want to stay in Turkey and do Turkish demography these last 28 years was Dr.Nusret Fişek. He devoted one part of his life to encouraging, protecting, and supporting demographic and social epidemiological studies. He believed that scientifially valid information was absolutely necessary for Turkey. A few months before he passed away, he did something which was very much in his character. He suggestedto me and some others that a new up-to-date book should be written on Turkish demography. The last comprehensive book was in 1982 and it was time for a new one with more information and the latest techniques.

An opportunity to fulfill this request came to me while I was working as a Consultant to the President of the State Institute of Statistics. A small team was organized at the Institute. For two years we studied all the available demographic data and wrote a new book: "The Population of Turkey, 1923-1994: Demographic Structure and Development, with Projections to the Mid-21st Century." (Türkiye Nüfusu, 1923-1994, Demografi Yapısı ve Gelişimi: 21.Yüzyıl Ortasına Kadar Projeksiyonlar) It is an official publication, so you will not find a personal dedication to Dr.Nusret Fişek in the book. For me, personally, that work was done in his honor. It is exactly what he expects from us. And it was done in the way that he approves. Young statisticians and demographers worked together to write that book. They learned a lot and they know their business. I am sure that they will continue producing good works for a long time in the future.



22

Ali Rıza Erkan

(Sağlık Bakanlığı'ndan emekli Şube Müdürü)

Hocayı , 1943 yılında Sağlık Bakanlığı Bulaşıcı Hastalıklar Şubesi Mütehassıslığı'na atandığı günlerde tanımak onur ve mutluluğuna erdim. Hoca, ilk iş olarak "Bulaşıcı Hastalıklar Bildirge Fişi"ni bastırmıştı. Hoa ile 1958-1960 yıllarında UNESCO Türkiye Halk Sağlığı Eğitimi Milli Komitesi'nde ve ondan sonraki yıllarda da Sağlık Bakanlığı'ndaki Müsteşarlığı sırasında çok yakın ilişkilerim oldu ve sağlık eğitimi alanında çok yararlandım. Söz geçen Komiteyi kuran ve Başkanı bulunan Hocaların Hocası Ord.Prof.Dr.Tevfik SAĞLAM Paşa, FİŞEK'I çok sever ve çalışmalarını takdir ederdi. FİŞEK Hoca sağlık eğitimine gönül vermişti.1960 yılı Temmuz ayı içinde Hıfzıssıhha Okulu'nda düzenlediği Uluslararası Sağlık Eğitimi Semineri'ne ülkemizden ve dünyadan bir çok ünlü bilim adamı katılmış ve seminer sağlık eğitimcileri için çok yararlı olmuştu.

Hoca, Müsteşarlığı sırasında Sosyalizasyon ve Nüfus Planlaması gibi iki önemli kanunun çıkmasını sağlamıştı. Ancak, bazı çevreler Nüfus Planlaması Kanunu'nu ve özellikle Hoca'yı hedef alarak FİŞEK için "Soyumuzu kurutacak" dediler. Sözü geçen Kanunun değeri ve önemi sonradan anlaşılarak çok şükür soyumuz kurumadı.

Hoca, çağdaş ve demokrat bir kişiliğe sahip olduğu için doktor olmayan memurlara da değer verirdi. Örneğin, Müsteşarlığı sırasında 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu çıkmıştı. Kanunun sağlık personeli yönünden uygulanmasını kolaylaştırmak amacıyla, Genel Müdürlerin başkanlığında bazı komisyonlar kurdurmuştu. Bu komisyonlarda, benim gibi eski memurlara da görev vermek suretiyle bizi mutlu etmişti.

Hoca ile birçok toplantı ve kongrede bulundum. Toplantılarda çıkmaza girme eğilimi gösteren konulara, kendisine has yorumu ve buluşu ile çözüm yolu bulur ve istenilen sonucun alınmasını sağlardı.

1960 yılında Ankara Hastanesi'nde ikinci kez safra kesesi ameliyatı olmuştum. Bir gecenin geç saatlerinde Hastane Baştabibi rahmetli Abidin Ara yanıma gelerek, "Müsteşarımızın selam ve geçmiş olsun dileklerimi getirdim" dedi. Hoca'nın bu insancıl ve asil tutumundan çok duygulanmdım ve mutlu oldum.

Hoca, Müsteşaralığı zamanında Sağlık Bakanı bulunan rahmetli Prof.Dr.Ragıp Üner ve Dr.Yusuf Azizoğlu ile uyum içinde çalışmış ve mesaisi daima takdir görmüştü.

FİŞEK, ikinci kez Müsteşarlıktan ayrılma mecburiyeti karşısında akalınca Hacettepe Tıp Fakültesi'nde hocalık görevine başladı ve bir şans eseri olarak oğlu İLHAN'ın da hocalığını yaptı. Sonraları İLHAN'ın ve gelinimizin nişan yüzüklerini taktı ve ayrıca nikah şahitliğini yapma lütfunda bulunarak ERKAN ve USLU ailelerini mutlu etmişlerdi.

Hoca, ameliyat ve hastalık sonucu 3 Kasım 1990 tarihinde ebediyete intikal etti. Ölümü, bilim ve tıp camiasında derin üzüntüler yarattı. Gerek kişisel ve gerekse yüzlerce hekimin ve öğrencilerinin adlarını taşıyan müşterek ve kişisel taziyet ilanları günlerce gazetelerde yayınlandı.

6 Kasım 1990 tarihinde Sağlık Bakanlığı bahçesinde yapılan törende emekli memurlardan Mehmet ŞEKERCİ yanıma yaklaşarak hoca için "Güzelliğinden yüzüne bakılamazdı" dedi. Şekerci doğru söylemişti. Ancak, çok yoğun çalışmaları nedeniyle o güzel yüzü solmuştu. (1 Kasım 1994)



23

Bekir Kalkan
Kasım 2000

(Sağlık Bakanlığı'ndan emekli şoför)

Sene 1965, yer Hıfzıssıhha Okulu konferans salonu. Etimesgut Eğitim Araştırma Sağlık Grup Başkanlığı'nda henüz yeni işe başladığım yılın günlerinden biriydi, tam olarak tarihini hatırlamıyorum. Ankara'da Hıfzıssıhha Enstitüsü'nün bahçesinde, iş gereği resmi görevli olarak amirimi beklemekteydim. Bir ara, yanımdan geçip gitmekte olan insanların konuşmalarına kulak misafiri oldum. Sayın Nusret Fişek'in konferans vereceğini söylüyorlardı. Çalıştığım Kurum'da adını çok duyuyordum ama kendisini tanımıyordum. O güne kadar panel, konferans nedir, bilmiyorum; görmedim. Bu neyin nesi, Nusret Hoca kim, nasıl bir insan... Merakımı gidermeye karar verdim.

Görevli amirim gelirse beni bulabilsin diye, kullandığım aracın camına, üzerinde, "Ben Konferans Salonu'ndayım" yazılı bir kağıt parçasını iliştirdim. Sora sora konferans salonunu buldum ve salona girdim. Salonda oturacak yer kalmamıştı, bunun dışında bir o kadar da ayakta duran insan vardı. Ben lde onlar gibi ayakta beklemeye koyuldum. O arada bir alkış koptu. Doğrusu, bir ara ürktüm; şaşkınlık geçirdim. Ne olduğunu anlamadan ben de alkışa katıldım.

Uzun boylu birisi kürsüye çıktı. Yanımdakilerin konuşmalarından anladım Nusret Hoca olduğunu. "Konumuz, Türkiye'deki sağlık hizmetlerinde sosyalizasyon" diyerek söze başladı. Ana - çocuk sağlığının önemini anlattı. Arkasından nüfus planlamasının önemini belirtti. Sosyalizasyon çerçevesinde sağlık ocaklarının ve sağlık evlerinin çalışma programlarını açıkladı. Sağlık ocağında, odacısındana doktoruna kadar görevli memurların neler yapmaları gerektiğini sıraladı. Bu personelin bir bütün olduğunu, bunlardan birinin eksik olması durumunda işlerin kesinlikle yürümeyeceğini söyledi.

Söyleşinin sonunda şu tarihi söz dudaklarından döküldü : "Mustafa Kemal Atatürk, nasıl bu ülkeyi topsuz tüfeksiz kurtardıysa., ben de yurdunu, insanını seven sağlık personeliyle, yolsuz, araçsız ülkemde sosyalizasyonu sağlık hizmetlerinde yerleştireceğim." Salonda büyük bir alkış koptu, Nusret Hoca alkışlar arasında kürsüden ayrıldı.

Aracın yanına döndüğümde amirim daha gelmemişti. Kısa bir süre sonra gelip araca bindi, hemen yola çıktık. Yolda, salonda konuşulanların bana anlatmaya başladı. "Zahmet etmeyin, ben de salondaydım." dememle konuyu kapattı.

1970'li yıllarda, beni bir günlüğüne Hoca'nın emrine verdiler. Sayın Nusret Hoca'yı Amerikan Büyükelçiliği civarındaki Unicef'in binasına götürdüm. Hoca, Unicef'in binasına girdi, bir müddet sonra yanında birileriyle çıktı. Ben aracın kapısını açtım. Hoca'yı yolcu etmekte olan zat, "Nusret bey, böyle asık suratlı bir şoförle çalışmak sana göre değil." Dedi.Hoca hemen yanıtı yapıştırdı. "Benim için kişinin dış görünüşü önemli değil, insan olması önemli." Deyip kendisini uğurlayan kişinin yüzüne bakmadan aracın kapısını kapattı.

Hacettepe'de olduğum yıllarda, "Nusret Hoca'yı Halk Sağlığı İdaresi'nden al, Ergazi Sağlık Ocağı'na bırak, dönüşte tekrar al getir" dediler. Bana emredilen şekilde hocayı aldım. Ergazi'ye yaklaştığımızda, Hoca'yı normal yoldan değil de çok kısa bir yoldan sağlık ocağına götürmeye karar verdim. Bu değişiklikten kuşkulanan Hoca, kuşkusunu değerlendiremeden kendisini sağlık ocağının önünde bulunca, "yolu biraz daha uzatsaydın da doya doya kuşkumu yaşasaydım." Dedi. Ben de "1965'te Hıfzıssıhha Konferans Salonu'nda, sağlık hizmetlerkinde çalışanlar, sağlık hizmetlerine nasıl yararlı oluruz diye düşündükleri an bu hizmet oturur, demiştiniz. Kısa ayolu kullanarak, devletin aracında tasarrufta bulundum. Sizin değerli zamanınıza üç-beş dakika kazandırdım." Dedim. Tebessümle karşıladı, teşekkür etti.

Sene 1978, Orta Bereket Köyü Sağlık Ocağı'nda, stajyer öğrencilere ders verecek olan Nusret Hoca'nın emrine verildim. Sağlık Ocağı'na ulaştık, mevsim kış. Hoca, dersi sağlık ocağının salonunda veriyor. Ben görevim gereği dışarıda beklemek zorundayım. Hoca beni de üşümeyeyim diye salona çağırdı.Bir kenara, sandalyeye iliştim. Sağlık ocağı çalışmaları hakkında konuşuyorlardı. Bir ara odacı çay getirdi. Hoca'ya ikram etti. Nusret Hoca, odacıya, "Mustafa ağa, senin çayın çok güzel oluyor. Bunun formülü neyse söyle de biz de öğrenelim." Dedi. Odacı çok kısa bir yanıt verdi., "harcı içinden efendim" dedi. Hoca "Mustafa ağa, şu harcı içinden sözünün manasını açıklar mısın?" diye sordu. Odacı, kısaca, "hocam demliğe çayını çok atarsan çay iyi olur. Bu yemeklerde de geçerli, yağını biraz fazla koyarsa yemek lezzetli olur" diye yanıt verdi. Hoca, "işte bu fikrine katılmıyorum" dedi. Öğrencilerine döndü, "çocuklar, insan hiç bir zaman her şeyi bilemez, büyük küçük herkesin birbirinden öğreneceği mutlaka bir şeyler vardır" dedi.

1975 ya da 1976 yılıydı, Sayın Ali Nejat Ölçen'in milletvekilliği döneminde Etimesgut bölgesinde yaptığı araştırma sonucu bu bölgedeki sağlık kurumunun yüzde yüz kar ettiği ortaya çıktı. Sayın Nusret Fişek'in başarısı bu araştırmayla kanıtlanmıştı. Fakat, bu kurumun 1986 sonrası kapısına kilit vuruldu.



24

PROF.DR. İSMAİL TOPUZOĞLU
3 Kasım 2001

Bir Mezarbaşı Konuşması

Değerli Nusret Fişek Sevenleri,

Hocamızın aramızdan ayrılışının onbirinci yıldönümünde kendisini saygıyla ve şükranla anmak için toplandık. Günboyu yapılacak toplantılarda, değişik konuşmacıların, Nusret Fişek hocanın ülkemiz halk sağlığı hizmetlerine yaptığı katkıları ayrıntılarıyla bir defa daha dile getireceklerini umuyorum. Ben bu çalışmalara kısa ve biraz farklı yorum getirmek istiyorum. Ayrıca hocanın şimdiye dek biraz gölgede kaldığını düşündüğüm bir dileğini hatırlatıp ondan hepimize bir görev çıkartacağım.

Cumhuriyet dönemi sağlık hizmetlerine dönüp baktığımızda bir çok kişinin değerli, özverili katkılarda bulunduğunu görmekteyiz. Bu saygıdeğer kişiler arasında iki kişinin ayrı bir ağırlık taşıdığını söylemek haksızlık olmayacaktır. Sözünü ettiğim iki kişiden biri Refik Saydam, ikincisi Nusret Fişek'tir.

Refik Saydam, kendi zamanında ülke düzeyinde endemik, bazen epidemik ölçülere varan lepra, frengi, trahom, sıtma, tüberküloz gibi hastalıklarla başarılı bir mücadele vermiş, bu hastalıkların kontrol altına alınmasını sağlamıştır. Ayrıca kendi dönemine göre çok ileri sayılacak sağlık yasalarının çıkartılmasında ve yürürlüğe konmasında öncü olmuştur. Numune (örnek) hastaneleri de Refik Saydam'ın eserleri arasında yer alır.

Tüm bu hizmetler oldukça dar sayılacak bir kadro ile tek parti döneminde, güçlü bir politik destekle ortaya konulabilmiştir. O günlerin koşullarında elde edilen olumlu sonuçlar sağlık hizmetleri tarihimizde, övünçle anılacak bir dönüm noktasıdır.

Nusret Fişek'in başarıları, bambaşka koşullar altında gerçekleşmiş, başka bir dönüm noktasıdır. Fişek, 1938 yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olmuş; askerlik hizmetini, Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü'nde bakteriyoloji çalışmalarını, ABD Harvard Üniversitesi'nde tıp bilimlerinde felsefe doktorasını (PhD.) yaptıktan sonra, Sağlık Bakanlığı'nda bulaşıcı hastalıklar uzmanlığında bulunmuş ve 1958 yılında Hıfzıssıhha Okulu Müdürlüğü'ne atanmıştır. Bu görevle bereber Nusret Fişek'in sağlık hizmetlerine yakından ilgisi başlamıştır. 1960 yılında Sağlık Bakanlığı Müsteşarlığı'na atanması, Hocayı yeni ve kapsamlı çalışmalara yöneltmiştir. Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi, aile planlaması çalışmaları, geçmişteki görgü ve bilgi birikiminin ürünleri olarak düşünülmelidir. Hoca 1962 yılından başlayan çok partili, henüz gelişmemiş, toplum yararına öne sürülen düşüncelere destek verecek güçlü sivil toplum örgütlerinden yoksun bir demokrasi ortamında, çağın gereklerini yasama, yürütme organı temsilcilerine anlatmakta güçlükler çekmiştir. Çok kereler politik engellerle karşılaşmıştır. Bü yüzden yeni kurulmakta olan Hacettepe Üniversitesi'nde yapılan çağrıyı kabul etmiş, burada sağlık hizmetlerinin geliştirilmesine ilişkin yenilikler dizisini sürdürmüştür. Bir yandan tıp eğitiminin çağdaşlaşması, öte yandan uzman halk sağlığı elemanları yetiştirilmesi konularını ele almıştır.

Nusret Fişek'in çalışmalarında çarpıcı bir nokta, bilimsel araştırmalara önem vermesidir. Her zaman savunduğu ekip çalışmasının kimi örneklerini genç arkadaşlarıyla birlikte, yerli ve yabancı dergilerde yayımlanan araştırma makalelerinde görülmektedir.

Hocanın kalıcı eserlerinden bir bölümünü şöyle sıralayabilirim: Aile planlaması uygulamaları; konuyu önemli mevkilerde bulunan bazı kişilerin ağızlarına almaktan çekindikleri ortamdan, bugün, toplum tarafından (küçük bir azınlık dışında) benimsenmiş olmasıdır. Sosyalleştirilmiş sağlık hizmetleri bir çok engellemelere karşın, yurt yüzeyine yayılmış; sağlık ocaklarıyla milyonlarca nüfusun -özellikle kırsal yörelerde- hizmetindedir. Tıp eğitiminde ve halk sağlığı eğitiminde yenilikler 39 tıp fakültesinde ufak tefek değişikliklerle yürürlüktedir. Halk Sağlığı uzmanlığı, tescil edilmiş bir tıp dalı olarak uygulanmaktadır.

Konuşmamın başında söylediğim gibi, Hocanın biraz gölgede kalmış görünen bir dileği, Halk Sağlığı Uzmanlığının geliştirilmesine yardımcı olacak Halk Sağlığı Fakültesi kurulmasıdır. Hoca böyle bir kuruluşun uygulama alanlarını kapsayan gerekli laboratuvarlarla donatılmış halk sağlığı uzmanlık dallarının tümünü kapsayan, öncelikle araştırmalara ve eğitime yönelik çalışmalar yapan nitelikler taşımasını öngörmekteydi. Kanımca bu dilek, halk sağlıkçılar tarafından bir vasiyet olarak algılanmalı ve kendimize bir görev çıkarmalıyız. Halk Sağlığı Fakültesi düşüncesinin gerçekleşmesi için çabalarımızı yoğunlaştırmalıyız.

Nusret Fişek hoca, ileri düşünce ve görüşleriyle biz çalışma arkadaşlarına her zaman örnek olmuştur. Genç halk sağlıkçı ve hekimlere de örnek ve esin kaynağı olmasını dilerim.

Bu duygularla aziz hatırası önünde kendi adıma ve siz katılımcılar adına saygı ile eğiliyorum.



25

PROF.DR.GAZANFER AKSAKOĞLU

Çok Yönlü Önder : Nusret Fişek

Toplumu ileriye götüren üstün nitelikli bireylerin yaşam ve ürünlerine baktığınızda, hemen daima dar bir anlamda başarılarını gözlersiniz. Bir anlamda bu doğaldır, hele çağın ve teknolojinin gelişimi dikkate alındığında uzmanlaşmanın kaçınılmaz bir sonucu olarak görülebilir. Bu durumun aksine, birçok alanda üretimde bulunan ve başarılı olan ender kişiliklerden biri Nusret Fişek'tir.

Fişek, köken olarak hekimdir. Yaşamı boyunca tıp bilimini toplumsal bir bilim olarak görmesi, tıbbın en teknik konularıyla sosyal bilimlerin çeşitli dalları arasında bağlanatılar kurulmasında öncülük etmesini sağlamıştır. Ülkemizde içinde emek vererek çalıştığı ve kurulması ya da gelişiminde önderlik rolü bulunan başlıca bilim dalları şunlardır :

  1. Bakteriyoloji : Uzmanlık diplomasını aldığı temel tıp bilimidir. Özellikle Tetanoz Toksoidi konusunda yaptığı özgün çalışma ile uluslararası başarı kazanmış ve Harvard'da verdiği tezle felsefe doktoru (PhD.) ünvanı almıştır. Doçentliği de bu dalın ikizi olan Mikrobiyoloji'dendir. Temel tıp bilimlerinin yatay yakınlığı daha sonra Biyokimya dalında uzman olmasına, bu dalda da laboratuvarlar kurma ve geliştirmesine yol açacaktır. Bu ikili boyut ve sentez, Dünya Sağlığı Örgütü'nce (WHO) Biyolojik Standardizasyon eksperi olarak görevlendirilmesi sonucunu vermiştir. Uygulamalı mikrobiyolojide çalışmaları Lepra dalında özelleşerek sürmüştür.
  2. Eğitim : Çok yönlü ve çok gelişkin bir eğitim yaklaşımı vardır. Hıfzıssıhha Okulu Müdürü olmasıyla eğitim etkinlikleri somuta yönelmiş ve Halk Sağlığı kavramı ile bütünleşmeye başlamıştır. Tıp Eğitimi, yani mezuniyet öncesi eğitim konusunda, öğrenciyi hastanenin dışında ve toplum içinde eğitme konusunda özel bir çabası ve uluslararası tanınmışlığı söz konusudur. Uzmanlık (mezuniyet sonrası) Eğitimi'ne çok önem vermiş, kurucusu olduğu Sağlık Bilimleri Fakültesi dekanlığında sağlığın her dalında bilim insanının birlikte düşünce üretmesine özen göstermiş, bu çabası müdürlüğünü yaptığı Toplum Hekimliği Enstitüsü''de iyice yoğunlaşarak multidisipliner sağlık hizmetinin alan uygulamasına dönüşmesini sağlamıştır. Etimesgut ve Çubuk Eğitim ve Araştırma Bölgeleri bu çabanın çok parlak ürünleridir. Enstitü içerisinde sosyal ve ekonomik bilimler dallarının sağlık bilimleri ile entegrasyonu ve bunun somut bir organa dönüşmesi düşüncesi, sonuca ulaştıramadığı ender isteklerinden biridir. Genelde halka yönelik Sağlık Eğitimi ve sağlık çalışanlarının meslek içinde düzenli eğitimine yönelik Sürekli Eğitim etkinliklerini görev aldığı her birimde yerleştirmiş, en çok da Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanlığı'nı yaptığı yaşamının son yıllarında ön plana çıkarmıştır.
  3. Demografi : Öncelikle sunulan hizmetin planlanabilmesi amacıyla ölçülebilir ürünler vermesi gerektiği konusunda titizliği, sonra güvenilir veri tabanı oluşturulması amacıyla Demografi'ye çok özel bir özen göstermiştir. Nüfus Etüdleri Enstitüsü'nü bu amaçla kurmuş ve ilerletmiş, belki de en sevdiği çocuklarını bu birimde yetiştirmiştir. PhD öğreniminde aldığı temel Biyoistatistik öğretimi ve öncelikle Bulaşıcı Hastalıklar, sonra da Süregen Hastalıklara'a ilgisi sonucu Epidemiyoloji'nin Demografi bazına oturtulması için çok başarılı çalışmaları vardır. İnsan yaşamına verdiği değer daha önceki yıllarda Nüfus Planlaması Hakkında Kanun'u gerçekleştirmesini sağlamış, aynı alandaki ilgisini bu Enstitü'de Nüfus Planlaması ve Aile Planlaması araştırma ve eğitimi ile sürdürmüştür. Daha önemlisi, Demografi ve Halk Sağlığı bilimleri arasında kurduğu sıcak, içten ve sağlam köprülerdir.
  4. Örgütlenme ve İletişim : En elle tutulur yapıtı olan Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun, budamalara, engellemeler, uygulamalara karşın, çağının çok ilerisinde üstün bir yapıt niteliğindedir. Öyle ki, 1978'deki Alma Ata Deklerasyonu, sağlık tanımından işleyiş şemalarına dek onun Türkiye'de çok önceden gündeme getirdiği kavramlarla yüklüdür. Bu yasa yalnızca sağlığın düzenlenmesini değil, toplumsal örgütlenmeyi ve iletişimi, somut kavram ve kurumlarla gerçekleştirmiştir. Benzeri değil ülkemizde, yeryüzünde bulunmayan, Sağlık Yönetimi ve Toplum Katılımı açısından eşsiz bir sistemdir. Sağlığın halkın katılımıyla, ancak doğrudan satın alınmadan sunulan bir hizmet olduğunu kurama geçiren bir Sağlık Finansmanı kavramı da geliştirmiştir.
  5. Deontoloji : Birey ve toplumun hakları konusundaki benzersiz sezi ve birikimiyle elde edilen Deontoloji'yi sürekli "insan hakkı" biçiminde bir ahlak anlayışı olarak işlemiş, "hekim hakkı" olarak görülmesindeki sakıncaları açıklamıştır. Hekim Örgütlenmesi ve Hakları, ayrıca biçim ve destek vermeye çabaladığı "hekimin insana hakkı" niteliğindedir.
  6. Halk Sağlığı : Terim olarak bir türlü içine sindiremediği,Toplum Hekimliği olarak da bilinçli bir kuşkuyla kullandığı, Toplum Sağlığı ismiyle hiç anamadığı bir kavram, Fişek'in yaşam ve ürün bileşkesidir. Yukarıda bir kısmı sıralanan ilgi alanlarındaki tüm bilgi ve deneyimini özgün görüşleriyle bu alana yansıtmıştır. Ondan önce ülkemizde cılız örnekleri görünen bu dalı sentez yeteneğiyle bir akademik bütüne dönüştürmüş -Felsefe diye isimlendirilse bile- bir bilim olarak sunmuştur.

Sunum kolaylığı oluşturması amacıyla yapay bir gruplamayla sıralanan yukarıdaki dallar Fişek'in üstün hoşgörü ve paylaşım anlayışıyla her zaman Enstitü kavramıyla içiçe işlenmiştir. Her bir dal arasındaki adoğal ve kaçınılmaz birlikteliği ve iletişimi ortaya dökmüş, bunları Amaç doğrultusunda halkına sağlığının iyileştirilmesi yönünde ilerletmiştir. Oluşan bütünün korunması ve geliştirilmesi için üzerine oturttuğu temel, Eğitim'dir.



26

DR.DERMAN BOZTOK
Kasım 1992

Eğitmen Nusret Fişek

1971 yılı, Hacettepe Tıp Fakültesi Dönem I. Sabah derse yetişmek üzere hastane önünden demiryolu yanındaki yokuştan çıkıyorum. Gürhan, yanındaki çevik adımlarla yokuşu tırmanan mütevazi insanı tanıştırıyor : "Babam Nusret Fişek".

Hocamız, yoldaşımız ve önderimiz Nusret Fişek, gerçek anlamda bilimsel ve toplumcu bir insandı. Yaşamı, zengin dinamiği ile doğru kavramış, fert ve toplum "sağlığı" için son nefesine kadar en üst düzeyde insanca mücadele etmiştir.

Eğitmenliği, yaşama mücadelesinin temel etkinliği idi. Yetişkin, genç, her kesimden ve her görüşten, etrafındaki insanlara sağlam pedagojik yaklaşımla gerçekleri göstermeyi ve onlarda gerekli davranış değişikliği ile olgunlaşmayı, çetin toplum sağlığı sorunlarını ve çalışma koşullarını cesaretle ve şevkle yüklenebilmeyi ve çözüm için işbirliği yapmalarını sağlamayı sabırla gerçekleştirmiştir. Yaşam ve çalışma çevresindekiler, yarattığı çağdaş, evrensel ve insancıl üretim ortamında, sağlığı tüm yönleri ile gerçekleştirmeye yönelik çok değerli modelleri yaşama geçirmişlerdir. Bu örneklerin geliştirilerek heryerde gerçekleştirilmesi için herkese çağrıda bulunmuşlardır.

Yine Dönem I, Toplum Hekimliği dersleri : İnsan ve çevresi, temel yaşam ve hekimlik felsefesini veriyor. Slaydda, birbirine boyunlarından bağlı iki eşek, önce ayrı yerlere çektikleri için samanlara uzanamıyorlar; sonra anlaşıyorlar, birlikte samanları sırayla yiyorlar... Birbirini takip eden derslerde, sağlıkta ülke ve dünya gerçekleri sağlam ve çarpıcı örneklerle işleniyor; eğitiliyor ve toplum hekimliğine karar veriyorum.

1981. Çubuk, Yukarı Çavundur Sağlık Ocağı kar altında. Bize ziyaretini aksatmamakta ısrarlı; bembeyaz dağ yollarını araç tırmanırken yaptığım çalışmaları soruyor, tezimi konuşuyoruz. Köyden ebeyle,öğretmenlerle, muhtarla ve stajyer tıp öğrencileriyle temel sağlık ekip hizmetlerini, eve kadar giden aile sağlığını, tuvalet yaptırma kampanyasını, köye elektrik getirmeyi ve diğerlerini konuşuyor. Coşkusunu elle tutuyorum.

Hacettepe Toplum Hekimliği Enstitüsünde sağlık sorunlarına müdahale edebilecek bir halk sağlığı ekip kadrosunu, tek tek ilgilenerek, -özellikle ilk kuşağı hemen her aşamada eksiksiz destekleyerek- yetiştiriyor. Hıfzıssıhha Okulu'nda önceki çabalarını da öğreniyoruz. En büyük isteklerinden birisi, ileri ülke standartlarında bir Halk Sağlığı Akademisi.

Türk Tabipleri Birliği Başkanı olarak meslektaşlarını ve toplumu eğitiyor. Birlikte sağlık hakkını savunmaya, eyleme çağırıyor. Temel sağlık sorunlarını çözemeyen, halk sağlığını ve sosyalleştirme yasasını uygulamayan, kamu hizmetini çürüten suçlu yöneticiler, onun karşısında eziliyor, hileye başvuruyor. Televizyonda halkın önünde zakkum şarlatanlığına karşı bilimi savunuyor. İşkenceye karşı çıkıyor, demokrasiyi, insank haklarını ve barışı savunuyor. NÜSHED kurucusu olarak, savcılık sorgusunda ifade veriyor.

Kanserli yatağında yürüyüşlerin önüne, uzun toplantıların başına dikiliyor. Son nefesine kadar, eğitim, mücadelesinin ana etkinliği olmaya devam ediyor. Ölmeden önce, yazısıyla halk sağlığının geliştirilmesini, insanlığın düşürülmemesini istiyor.

Bu eşsiz insana çağdaş olmaya layık olamayanlar, toplumumuza sağlığı, barış ve refahı çok görenler, onu sırasıyla Bakanlık, Üniversite ve Tabipler Birliği'nden uzaklaştırmaya kıyabilmişler, bunu becerebilmişlerdir. Kurduğu Hıfzıssıhha Okulu, Toplum Hekimliği Enstitüsü'ne bağlı Etimesgut ve Çubuk Sağlık Eğitim ve Araştırma Bölgeleri birbiri ardınca kapatılmış; yetiştirdiği halk sağlığı uzmanları insangücü akıyımına uğramışlardır.

Güçlerinin yetmeyeceği şey, çağdaş insanca ve hekimce yaşam öğretisinin ortadan kaldırılmasıdır. İnsanlık mücadelesi, Nusret Fişek'lerin aziz ve sevgili aydınlığıyla, sağlık bilimi ve barışla kendini savunacak, güçlenerek var olacaktır.



27

DR.UĞUR CİLASUN
Kasım 1992

Görev Verildiğinde "Hayır" Demezdi

Önce öğrencisiydim O'nun. Sonra asistanı oldum. 1983 yılının Nisan ayında görevimden istifa ettim. Aynı yılın Haziran ayında da O emekli oldu.

Türk Tabipleri Birliği Yasası değişmişti. Merkez Konseyi İstanbul'dan Ankara'ya alınmıştı. Eylül-Ekim aylarında yeni yasaya uygun olarak Tabip Odalarının kongreleri ve seçimleri yapıldı. Biz Ankara Tabip Odası seçimlerini kaybettik. Bu çok önemliydi. Çünkü, Merkez Konseyi seçimlerini belirlemede Ankara, İstanbul, İzmir, Adana illeri çok ağırlıklıydı.

Ankara Odası seçilmelirin kaybettikten hemen sonra hocamın evine gittim. O'na Merkez Konseyi seçimlerine kendisinin Başkanlığında katılmamız gerektiğini anlattım. Bana daha önce çok duyduğum bir biçimde yanıt verdi. "Bana bak! Ben şimdiye kadar hiçbir göreve talip olmadım. Ama bir görev verildiğinde de hiç kaçmadım. Diğer odalardaki arkadaşlarla görüş. Bu görevi bana veriyorlarsa, hazırım" dedi. İstanbul'a ve İzmir'e gidip arkadaşlarla görüştüm. Onlar da Ankara'ya gelip hocaya seçimlere girilmesi gerekliliğini anlattılar. Bunun kendisine bir "görev" olarak yüklendiğini anladı, ikna oldu ve girdik seçimleri kazandık.

Ertesi sabah tekrar evine gittim. Genel lafa klasik biçimde girdi. "Bana bak! Bu seçimleri kazanabileceğimizi hiç düşünmemiştim. Ama iyi çalışmışsınız. Aferin" dedi. "Peki" dedim, "Bana niçin hiç bu kanaatinizi söylemediniz?". "Seçime girmek bir görevdi" dedi, "Sonra bahane arıyorum zannederlerdi."

12 Eylül Cunta rejimi dolaylı olarak sürüyordu. Hava ağırdı. Seçimlerde karşımızda olan ekip bizi sürekli olarak "siyaset yapmakla" suçluyordu. Siyaset yapmak suçtu. Biz de geçmişimizle suçlu, geleceğimizle gene potansiyel suçlu idik. Yukarılara böyle göz kırpılıyordu. Ama bu O'nun görev anlayışını hiç etkilememişti. Mücadeleden kaçmamıştı.

O'nunla 6 yıl da Merkez Konseyi Genel Yönetmeni - Genel Sekreteri olarak çalıştım. İstanbul'da, kapısı mühürlü bir Konsey binasından yarım kamyon dolusu eşya ve 175.000 TL para ile devraldığımız Merkez Konseyi'ni 6 yıl sonra kendi binasında 1 milyardan fazla para ile; saygınlığının doruğunda, ağırlığının ve etkinliğinin bilincinden bir meslek kuruluşu olarak daha genç kardeşlerimize devrettik.

Nusret Hoca, görev aldığı her yere olduğu gibi Türk Tabipleri Birliği'ne de silinmez damgasını vurmuştu.

Oturduğu makam O'nu hiç onurlandırmadı. O makamları, kişiliği, aydınlığı, bilimselliği ile hep O onurlandırdı. Bu sürecin oldukça uzun bir parçasını birlikte yaşadığımız için ne mutlu "Bana".



28

DR.DEMET IŞIK
Kasım 1992

Nusret Fişek ve Sağlık Hukuku

Nusret Fişek'in tıp ve sağlık camiasının yetişmesinde ve etkin çalışmasında hukuka tanıdığı üstün yeri ve bu yerin kazandırılmasındaki önderliğini biliyorum. Çünkü tanıdım ve yaşadım, Nusret Fişek beni bu alanda hem yetiştirdi, hem çalıştırdı.

Hücrelerine kadar akılcı ve laik olan Nusret Fişek'in temel dayanaklarından birisi, pek tabii ki hukuktu. Sağlık hizmetlerini, öncelikle koruyucu, sonra da tedavi edici hizmet olarak sunacak olan devletin, hukuk temelini tanımaya, bilmeye özen gösterdi. Hukuk öğrenilmeli, bilinmeli, tartışılmalı ve yenilenmeliydi. Devletin hukuk devleti olması gerekliliğine, hukukun üstünlüğüne, hukukun yapılmasında her disiplinin, teknokratının ve uygulayıcısının katılımının sağlanmasının, güçlendiriciliğine inanırdı. Hekimliği, sağlık hizmetini ve hukuku devlet adamı ciddiyeti ile ele alırdı. Işık dolu dürüstlüğü, hemen göze çarpardı. Hekim, hiç kimsenin "hukuk korkutması" ile karşılaşmamalıydı. Bu korku karanlığının aydınlığı, bilmekti. Hekim, kendisi mevzuatı okumalı, öğrenmeli, yorumlamalı ve çok iyi kullanmalıydı. Hukuku bilmeyen cahil açıkgözlerin, hukuka, devlete, sağlık hizmetlerine zarar vereceğini anlatmak, açıklamak isterdi. Hekimlerin hem bir tıp teknisyeni olarak hizmet verirken, hem de bir yönetici olarak hukuk uygularken hukuku kavramaları ve sözüyle çok iyi bilmeleri zorunluluğunu, hekime duyduğu saygı üzre vurgulardı. Yapmak istediği, bu gerekliliğe cevap vermekti. Beni bunun için buldu.

Nusret Fişek ile 1960'lı yılların ilk yarısında Londra'da tanıştım. Tanışma sebebimiz, bana T.C. kanunları üzerinde sağlıkla ilgili bir araştırmayı yaptırmayı aklına koymuş olması idi. Benim ise hiç öyle bir derdim yoktu. Meslek hayatıma Danıştay Yüksek İdare Mahkemesi'nde başlamıştım; benim için çok değerli ikinci bir eğitim görüyordum; yaşım yirmilerle başlıyordu; ve işyerinde hayatımda ilk defa bana "hanımefendi" deniliyordu. Londra'dan sonra da çalışmamış burada sürdürmek istiyordum.

Gel görki Nusret Fişek, kader oldu bana, ve her şey değişti. Oturup ilk konuştuğumuzda hekimlerin ve sağlık personelinin ne hukuk, ne de mesleklerine değgin mevzuat konusunda bilgileri olmadığını, öğrenim yıllarında da bu yolda kazanımlarının programlanmadığını anlatarak; Cumhuriyet kanunlarının tümünün taranarak, sağlık ve personeli ile ilgili hükümlerinin ayıklanarak ve geçirdikleri değişiklikler tesbit edilerek ve metinler yenileştirilerek bir "kavram indeksi" ile birleştirilmesini istedi.

Dediği "o" dedikti. İstediği bir deli bulup posteki saydırmaktı. Aslına bakarsanız delisi de pek az değildir bu memleketin. Yeterki, sırtları sıvazlansın, adları anılsın bile değil. O zaman Nusret Fişek Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı Müsteşarı idi. Beni Hıfzıssıhha Okulu'na öğretim üyesi olarak aldı. Kolları sıvadık, başladık çalışmaya. Hem araştırmaya başladım, hem hekim eğitimine, hem de kendi doktora çalışmama. Araştırmayı yürütürken, halk sağlığı ihtisasına gelen hekimlere hukuk dersi veriyordum, bir yandan da toplum hekimliği kürsüsünde doktora dersleri alıyordum.

Araştırma vitrinsiz, tantanasız, reklamsız ancak çok zevkli bir çalışmaydı. Ne açıklar, ne anlamsız düzeltmeler, ne sonu düşünülmemiş iptal örnekleri buluyordum. Koşa koşa müsteşarlığa gidiyordum, alıyorlardı içeri, heyecanıma bakıp gülüyor, dinliyor ve tartışıyordu. Demiyordu ki, ben koskoca bir müsteşar; bu, yaptığından deli divane, hoşnut bir hukukçu çocuk. Böyle böyle bitirtti işleri. Araştırma "Kavram İndeksli Sağlık Kanunları" adı ile, mavi bir kapla basıldı. XX.Tıp Kongresi'ne beni, eserimi tanıtmak için gönderdi. Demokrat kişiliğini araştırmayı yaparken; yönlendiriciliğini derslerini verirken; hocalığını doktoramı yaparken gördüm. Çağdaşlığını, aydınlığını, onurlu yaşamını, bana birlikte olma fırsatını verdiği zamanlar.

Ben bir usta gördüm. Hem aklım hem gönül gözümle peşinde oldum. Aldığım kendi kapasitem kadar. Sonsuz şükranlarım var.



29

DR.FİLİZ KARDAM
Kasım 1992

Nusret Hoca'yı Anarken

Yıl 1972, pırıl pırıl güneşli bir Mayıs sabahı... Nusret Hoca bir süredir rahatsız olduğu için o gün birlikte onun evinde çalışacağız. Karnım burnumda ve içimde müthiş bir sıkıntı. Cinnah Caddesi'ndeki apartmanın merdivenlerini ağır ağır tırmanıyorum. Hoca'nın dairesinin kapısına yaklaştıkça yüreğim büsbütün sıkışıyor. O gün sabaha karşı, Deniz, Hüseyin ve Yusuf idam edilmişler. "Şimdi biz birbirimizin yüzüne nasıl bakacağız, ne diyeceğiz birbirimize?" diye düşünüyorum. Gerçekten de diyecek bir şey bulamayoruz, saklayacak bir ayıbımız varmış gibi gözlerimizi kaçırıyoruz sanki birbirimizden. Hoca ile o gün, yalnızca bir acıyı değil, insanın en temel hakkı olan yaşama hakkının ihlal edilmiş olmasının utancını sessizce paylaşıyoruz... İki gün sonra, Nusret beyin, oğlumun doğumunu kutlamak amacıyla bana gönderdiği kart, herşeye rağmen sevinç ve umut taşıyor, güzel günlerden sözediyor.

1980 yılı sonrasında ne yazık ki Nusret Hoca ile hiç karşılaşamıyoruz. Ancak o, gerek temel insan hakları ve demokrasi konusundaki tutarlı tavırları ve mücadelesi, gerekse ülkemizin en karanlık dönemlerinde bile kaybetmediği iyimserliği, mücadele gücü ve geleceğe olan inancı ile beni her zaman yüreklendiriyor. Ve onun, özellikle de yılbaşılarda göndermeyi ihmal etmediği kartları, yurtdışındaki zor yıllarımda bana moral güç veriyor, "ne mutlu ki hala bu memlekette Nusret Hoca'lar var" dedirtiyor.

Nusret Bey'in Türkiye'de hekimlik mesleğine, özellikle de halk sağlığı alanına bir bilim adım ve üst düzeyde yönetici olarak yaptığı katkılar konusunda bir çok şey söylendi, yazıldı ve daha da yazılacaktır. Onun bu alandaki değerli katkılarını benden çok daha iyi değerlendirebilecek konumda olan kişiler olduğuna inanıyorum. Bu nedenle de bu yazıda ben, onun kimi insani özellikleri üzerinde durmak istiyorum.

1971-1978 yılları arasında Nusret Fişek'in ilk önce öğrencisi, daha sonra da yöneticisi olduğu Hacettepe Nüfus Etüdleri Enstitüsü'nün bir görevlisi oldum, ve onun artık Enstitü yönetiminde olmadığı dönemde de bir eski öğrencisi ve çalışma arkadaşı, ama herşeyden önce de özellikle ülkemizde özgürlüklerin alabildiğine kısıtlandığı koşullarda farklı biçimlerde bile olsa, benzer sıkıntıları ve özlemleri paylaşan iki insan olarak ilişkimiz sürdü. 1989'da gönderdiği yılbaşı kartında, "insanların özgürce biraraya geldiği, konuştuğu, dertleştiği bir Türkiye hayali ile yaşıyorum ve bunu göreceğime inanıyorum" diye yazmıştı Nusret Bey. Kimbilir, birbirimizi göremediğimiz, düşüncelerimizi karşılıklı tartışmak olanağı bulamadığımız dönemlerde bile ona bu denli yakınlık duymama neden olan kartında dile getirdiği bu özlemi kendisiyle paylaşmamdı.

İlişkimiz ne düzeyde olursa olsun, onunla tanışırken veya birlikte çalışırken hiçbir zaman onun çocuğu yaşımda olduğumu, bilgi ve deneyim birikimiyle ise beni defalarca katlıyabileceğini düşünmedim. Karşısındaki kim olursa olsun o, davranışları ve ifade tarzındaki sadelik, alçak gönüllülük ve sevecenlik ile öylesine eşitlikçi ve dostça bir atmosfer yaratırdı ki, onunla herşeyi tartışma cesaretini bulurdunuz. Nusret Hoca için her zaman önemli olan karşısındakinin işini ne kadar benimsediği, o işi yapmaya ne denli istekli ve uygun olduğu idi; yaşı, konumu ve de hele politik görüşleri gibi kıstaslarla değerlendirmezdi karşısındakini. O, nereden ve kimden gelirsen gelsin, dinlemeye, öğrenmeye, farklı görüşleri tartışmaya hazırdı; araştırmaya, yeniliklere, yeni bulgulara çocukça bir heyecanla yaklaşırdı. Sanırım o, insanlara da hep iyi niyet, yapıcı bir yön arayışı içinde yaklaşır, yanıldığı zamanlarda da çok şaşırır ve üzülürdü. Ama yaşamı boyunca, onun insanlara yaklaşımını, bu tür hayal kırıklıklarının yol açtığı hoşgörü ve sadeliğin biçimlendirildiğine inanıyorum. Nusret Hoca'nın, bunca işi arasında öğrencilerinin ve meslektaşlarının "özel" sorunları da ilgilenip dayanışma göstermeyi becerebilmesi yine böylesi bir yaklaşımın sonucuydu.

İnsan olarak benim tanıdığım Nusret Fişek, sözüyle eylemi, inançlarıyla pratiği denk düşen bir kişiydi. Temel insan hakları ve demokrasi yönündeki inançlarını çeşitli politik dönemlerde kararlılıkla savunmaktan vazgeçmedi. İnandıkları ne kadar açıksa, yaptıkları da, ister üniversite kürsüsünde, ister yönetici koltuğunda, isterse sanık sandalyesinde olsun, o denli ortadaydı... Üst düzeyde bir sağlık yöneticisi ve üniversite hocası olarak insanların sağlıklı yaşam hakkından yararlanmaları için uğraş veren Nusret Fişek, 1986'da Türk Tabipleri Birliği Başkanı olarak idam cezasının kaldırılmasını istediği için sanık sandalyesine oturtulduğunda da hekimlik mesleğinin en doğal ve tutarlı bir uzantısı olarak insanların hayatta kalma hakkını ve demokrasiyi savunuyordu.

1980 yılı sonrasında, toplumumuzda her alanda hızla ilerlemiş olan insan kıyımı, kayırıcılık, farklı düşünceleri tasfiye etme eğilimlerinin Nusret Hoca'ya büyük acılar vermiş olabileceğini düşünüyorum. Bunlara rağmen o, bana gönderdiği ve kimi zaman ilkbaharın gelişini yansıtan kartlarında geleceğin aydınlık günlerinden sözetmiş, kartlardaki bahar dalları benim için onun taşıdığı insanca değerlerin simgesi haline gelmiş, geleceğe olan güven umudumu pekiştirmiştir.

Hoca'nın ölüm haberini aldığımda yurtdışında idim ve henüz özgürce yurda dönmem olanaklı değildi. Bu koşullarda acılar zehir zemberek yaşanır; ben de o gün kendimi olağanüstü yoksullaşmış, dayanıksız ve güvensiz hissettim. Bu "yoksulluğu" bugün de içimde taşıyorum. Ama inanıyorum ki, bu yoksulluğu aşabilmek ve bambaşka değerlerin egemen olmaya başladığı toplumumuzda, tüm insanların insanca yaşamasını kayıtsız şartsız savunabilmek için yine de biricik yol Nusret Hoca'nın bahar dallarını yaşatabilmek...



30

SEVİNÇ KAVADARLI

İnsan Yetiştirme Özelliği

Nusret Fişek Hoca'yı 1968 yılında tanıdım. Kendisi o sırada Hacettepe Toplum Hekimliği Enstitüsü Başkanlığı yanısıra 1967'de kurulmuş olan Nüfus Etüdleri Enstitüsü Başkanlığı görevini yürütmekteydi. Nüfus Etüdleri Enstitüsü, kuruluşunun ikinci yılı olmasına karşın, son derece aktif, heyecan ve şevk dolu bir araştırma ve eğitim kuruluşu niteliğine kavuşmuş durumdaydı. Bunda Nusret Hoca'nın kişiliğinin ve dünya görüşünün ne denli büyük payı olduğunu, gerek kendisini tanıdıkça, gerekse ülkemizdeki kuruluşların genelde nasıl yönetilip yönlendirildiğine tanık oldukça, çok daha iyi anladım.

Nusret Fişek Hoca'nın öğrencisi oluncaya kadar iyi hocalar tanıma şansım olmuştu ama Nusret Hoca kendi başına bir kurum niteliğindeydi. Sorunlara bakışı, bilgi üretmede ve uygulamadaki yetkinliği ve kişiliğinin insan yönüyle, eksiksiz bir bilim adamı ve uygulamacıydı. Onun kaybından sonra düzenlenen anma toplantılarında ve yazılan yazılarda ortaya çıkan, onun gerek sağlık, gerekse nüfus alanında yaptığı çalışmaların çokluğu ve çeşitliliği, kendisini uzun zamandır tanıyanları bile şaşırtacak ölçüdedir. Hocanın sonsuz çalışkanlığı ve görev duygusu, pek çok sağlam ve yararlı çalışma üretmiştir.

Nusret Fişek'in öğrencisi olmak şansına erişmiş olan bizler için kendisinin niteliklerinden söz etmek, gerçekten hiçbir zaman tam anlamıyla anlatamayacağımız bir konudur. Ancak Hoca'nın, insan yönünün gelişmişliğinden başka, iki ana özelliğini ayırmam gerekse, şu iki yönünü söylemem mümkün :

Nusret Hoca, sanırım bilimsel düşünce ve uygulama arasında mükemmel bir denge kurabilmiş dünyadaki ender insanlardan biridir. Bilimsel bakıştan asla vazgeçmemiş, ancak bilimsel bulguları da mutlaka insana yararlı olmaya dönüştürme amacında olmuştur. Bu sağlam bakışla, ne ayakları yere basmayan salt teorik düzlemde kalmış, ne de çok sık görülen bilimsel dayanaktan yoksun kaba pragmatizme düşmüştür.

Nusret Hoca'nın belirtmeye çalıştığım diğer özelliği de bence bir tutku derecesinde olan insan yetiştirme özelliğiydi. Derslerini izleyenler, bilgisini nasıl sonsuz bir cömertlik ve heyecanla aktardığını çok iyi bilirler. Ancak bu "adam yetiştirme" tutkusunu salt "hoca"lığıyla değil, kişilerin elinden tutup her türlü desteği sağlayarak da yerine getirmiştir. Onun çok destek olduğu böyle birinin, belli bir pozisyona geldiğinde, bir vesileyle Hoca'yı kırdığını dolaylı bir yoldan duyduğumda, "Efendim, sanki neden böyle birisine o kadar yardımcı olmuştunuz?" diye üzüntümü belirtince, biraz şaşırmış : "Ama ben elimden geldiği kadar herkese destek olmaya çalışmıyor muyum?" demişti. Gerçekten de öyleydi; yaşamını, pek çok kişiyi yetiştirip ülkenin hizmetine sunmaya adamıştı. Arkasında böyle bir yaşam bıraktığı için ne mutlu ona.




31

PROF.DR.ZAFER ÖZTEK
Kasım 1992

Nusret Fişek'in İnadı

Günümüzde her türlü doğum kontrol yöntemini uygulayabiliyor, istediğimizde hap ya da kondom satın alabiliyoruz. Bundan 30 yıl öncesini hatırlayanlar, şimdiki olanaklara sahip olmanın değerini bilirler. İstemediği kadar çocuğa sahip olan aileler, istenmedikleri ailelerde dünyaya gelen çocuklar, istemediği gebeliğini sonlandırmaya çabalarken sakat kalan ya da ölen annelerin eşleri, yakınları bu olanaklara sahip olmanın değerini çok iyi bilirler.

Bu olanaklara, 1965 yılında çıkartılan bir yasa ile kavuştuk. Söz konusu yasa, çağdaşlaşmanın bir gereği idi; çocuk ölümlerini önlemenin, anneleri kurtarmanın, aileleri mutlu etmenin bir gereği idi; ülke kalkınmasını hızlandırmak için de bu yasaya gerek vardı. Ama yasa, hiç de kolay çıkartılmadı. Çünkü, bu bir reformdu.Her reform gibi, aile planlamasının bir ülkede başlatılması da bazı öncüler sayesinde olabildi. Bu öncülerin en başındma zamanın Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı Müsteşarı Nusret Fişek geliyordu. Yasanın hazırlanışından Meclis ve Senato'daki zorlu savunmalara kadar Nusret Fişek en önemli rolü üstlendi. Reformun gerçekleştirilmesinde en büyük pay O'nun oldu.

Nusret Fişek'in bu konudaki önemini ve payını belirten en anlamlı sözü, yasanın ateşli muhaliflerinden Burdur Milletvekili Faruk Kınaytürk, Mecliste söyledi : Bu yasa bir müsteşarın inadı yüzünden çıkmaktadır.

Reformlar inandıklarını inatla savunanlar ve başarmasını bilenler sayesinde olabiliyor.



32

SAMİRA YENER
Kasım 1992

Toplum Yapısı ile Uyumlu ve Bilimsel Çözümler Önermek

Nusret Hoca bize pek çok yönleri ile önderlik etmiştir. Kanımca O'nun en önemli yönü, bitmez tükenmez bir enerji odağı olarak, çalışmanın kutsallığını ve araştırarak doğruyu bulma çabasının doyuruculuğunu tatma olanağını çevresindekilere aşılamış olmasıdır.

Ülke gerçeklerini iyi tanır, yer küremizdeki gelişmeli sürekli izlerdi. Bu gözlemlerinin ışığında, toplum yapımızın geçirdiği hızlı değişimleri, çözümleyip değerlendirerek, toplumumuza uyarlanabilecek en uygun yöntemleri ve uygulama araçlarını saptamak, bilim adamı olarak yetişen ve çalışan herkese örnek olacak nitelikleriydi Hoca'nın.

Rahatsızlığının ileri bir aşamasında kendisini ziyaret etmiştim. Yattığı yerden zorlukla doğrularak, yaptığımız bir çalışma ile ilgili eleştirilerin bulunduğu yeni yayımlanmış bir makaleyi vermiş ve okuyup yanıtlamamı istemişti. Nusret Hoca'nın hasta yatağındaki bu davranışı, eleştirileri hoşgörü ile karşılamanın, başkalarının düşüncelerine değer vermenin ve tartışmanın, bilimde doğruyu aramak için gerekli bir yol olduğuna sarsılmaz inancının somut bir göstergesiydi.

O'nunla çalışmak, yaşamı değerli akılan olgulardandı. Hoca'yla olan anılarımızı, bize hep doğru yolu gösteren ışıklar olarak saklayacağız ve onların doğrultusunda hareket edeceğiz.



34

Feyzullah ERTUĞRUL
TÖS ve EĞİT-DER Eski Genel Başkanı

13. Ölüm Yıldönümünde
BİR BÜYÜK BİLİM EMEKÇİSİ NUSRET FİŞEK

(19 Kasım 2003)

Prof. Dr. Nusret Fişek'in ölümünün üzerinden 13 yıl geçmiş....

Ölümünden sonra da yaşayan ve hep yaşayacak olan değerlerimizdendir o. Nasıl olmasın ki düşünceleri ve yaptıklarıyla yaşamını ülkemizin, toplumumuzun ve insanlığın yararına adamıştır ömrü boyunca.

Her şeyden önce sağlık alanında toplumsallaştırmaya (sosyalızasyona) gidilmesi görüşünü ilk kez o ortaya atmıştır ülkemizde. Bu düşüncesini, 1960'ta sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı Müsteşarı olduğunda yurdun dört bir yanında Sağlık Ocakları Kurulmasına ön ayak olmakla gerçekleştirmiştir. Ne var ki bu atılımını, tasarladığı boyutlarda tamamlaması engellenmiştir. Ama maya tutmuş, kırsal yörelerden varoşlara değin özellikle ezilmiş halk yığınlarına hizmet sunan ve onun eseri olan Sağlık Ocakları'nı ortadan kaldırmaya devletin ya da hiç kimsenin gücü yetmemiştir.

Nusret Fişek, Sağlık Ocakları'nın kurulması ve geliştirilmesi yönündeki çalışmalarının niçin engellendiğini Kasım 1970 günlü Milliyet Gazetesi'nde şöyle açıklamıştır: (1)

"Sağlık hizmetlerinin sosyalleştirildiği illerde hem devletin hastanesinde çalışıp hem muayenehanesinde devletin verdiğinden fazla kazanç sağlayan hekimler ile parası olduğu için hekim ve hastaneden kolaylıkla faydalanan zenginlerin işine gelmediği için bu programın karşısına çıkıldı"

Bir de "Sosyalizasyon" kavramını açıklamıştır burada. Şöyle demiştir: "Sosyalizasyon, bir ülkenin herhangi alanındaki imkanlarından halkın eşit şekilde faydalanmasıdır."

Bu açıklamasıyla kim bilir belki de örtük bir biçimde salt Sağlık Bakanlığı'nda değil, tüm öteki bakanlıklarda da toplumsallaştırma yönünde kurumsallaştırmalara gidilmesi gerektiği uyarısında bulunmuştur. Köy Enstitüleri'ni anımsatırcasına...

Nusret Fişek, Sağlık Ocakları'nın amaçları konusunda da, yine Milliyet Gazetesi'ndeki o açıklamasında şunları söylemiştir:

" Sağlık hizmetlerinin sosyalizasyonu(unda) daha Türkçe bir deyimle sosyalleştirilmesinde amaç, hekimlerden ve hastanelerden zengin veya fakir, köyde veya şehirde yaşayan halkın tümünün eşit şekilde faydalanmasını sağlamaktır. Bunun için de Sağlık Ocakları açılması, Hükümet Hastanelerinde ve diğer sağlık kuruluşlarında çalışan hekimlere gerekli seviyede maaş vererek bunların muayenehane açmalarına müsaade edilmemesi, Sağlık Ocakları'nda ve hastanelerde muayene ve tedavinin parasız olması öngörülmüştü"

Yukarıda da değinildiği gibi, bu önerisi uyarınca yola koyulduğunda da engellendi Nusret Fişek. Bunun üzerine Sağlık bakanlığından ayrılmak zorunda kaldı ve akademik alana geçti.

Sağlıkla ilgili toplumsal siyasaların üretilip uygulandığı Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı'ndan ayrıldıysa da burada bilimin toplumsal yaşamdan ayrılmazlığına olan inancının gereklerini yerine getirdi. Akademik yaşamını; "tıp eğitiminin, (toplumsal yaşamın F.E) sağlık alanında duyulan gereksin(meleri) doğrultusunda" (2) olmasına, "sosyal politikalardan soyutlanmamasına" (2) olan inancı uğruna sürdürdü hep. Halk sağlığına odaklanmış Toplum Hekimliği öngörüsüyle Toplum Hekimliği Enstitüsü'nü kurdu Hacettepe Üniversitesi'inde ve bu üniversiteyi "sosyal hekimlik eyleminin odak noktası haline getirdi." (2)

Ancak AKP'nin YÖK Yasa Tasarısı'na karşı oluşan tepkiler nedeniyle ne yazık ki yükselişe geçen YÖK, bu Enstitü'yü kapatarak yapısının bilimle çelişen niteliğini kanıtlayan nice yaptırımlarına bir yenisini ekledi. Nusret Fişek Yankı dergisi'nin 24-30 Mayıs 1982 tarihli sayısında yayımlanan söyleşide bu derginin sorularından birini yanıtlarken YÖK'ü bu konuda şöyle eleştiriyordu: "Bilimde ileri gitmiş ülkelerde, gelişmiş her üniversitede Halk Sağlığı Fakülteleri vardır. YÖK'ün Türk üniversitelerinden en az birinde böyle bir fakülte ve enstitü kurması gerekirdi. Bu fakülteler sağlık hizmetlerine kurmay yetiştiren fakültelerdir. YÖK bu tür bir fakülte veya enstitü açmak yerine bu alanda uluslararası standarda erişen bir enstitüyü kapatmıştır." (5)

Kısaca Nusret Fişek "halk sağlığı" konusunda tıp fakültesinde verilen eğitimi yeterli görmemiş, DPT'na sunduğu 09.01.1989 günlü raporunda "halk sağlığının her bilim disiplininde uzman kadrosu olmayan bir yerde halk sağlığı bir bilim olarak geliştirilemez ve nitelikli uzman yetiştirilemez" (3) demiştir. Yine Yankı Dergisi'nin sorularına karşılık ülkemizde sağlık alanında varolan duruma değinmiş "sayısal olarak hekim ihtiyacından çok" onların "halk yararına" uygun bir biçimde göreve yerleştilmemesinden yakınmıştır.

Sanırım bu kadarıyla bile bellidir ki bilim ve meslek çevrelerince "Türkiye'nin büyük halk sağlığı önderi" (1) ve "sağlıkçıların başöğretmeni" (3) olarak tanımlanması, Nusret Fişek'in gerçekten hakkıdır.

Onun Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne ve Türkiye halkına armağan ettiği Sağlık Ocakları bugün ne durumdadır?...

Bunun için sağlık emekçilerinin 5 Kasım 2003 günü Türk Tabibler Birliği (TTB) yönetiminde gerçekleştirdikleri bir günlük iş bırakma eylemini anımsamak yeterlidir. (9) Onların kamuoyuna yansıyan yakınmalarından öğreniyoruz ki Sağlık Ocakları bugün artık "koruyucu hekimlik" şöyle dursun "tedavi" işlevini bile daha da yerine getiremez duruma itilmişlerdir.

Başta Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) olmak üzere sağlık işkolundaki öteki kamu emekçileri sendikalarının da en geniş katılımlarıyla ülke çapında gerçekleştirilen bu görkemli eylemde sağlık emekçileri "ücretsiz, eşit, ulaşılabilir sağlık hizmeti" diye seslerini yükseltirken ve hele "hasta sevk ocakları değil, sağlık ocakları!.." istemini haykırırken yüreği toplum için, halk ve insan sevgisiyle çarpan herkes, hepimiz, o büyük halk sağlığı öğretmenimiz Nusret Fişek'i anımsamış ve bir kat daha özlemişizdir.

Onun akademik eğitimin genel sorunlarıyla ilgili düşüncelerini de, yine alıntılarla anımsatmak istiyorum:

Öğretim üyelerinin niteliği konusunda "eğitim metodolojisi" nin yaşamsal önemine inanır, onların yeterince ve gereğince eğitim yöntembilimi öğrenmelerini isterdi o. (3)

"Tıp hızla gelişen ve değişen bir bilim dalı olduğu için hekimlerin eğitimlerini yaşam boyu sürdürmeleri ve desteklenmeleri gerekir" (3) derdi ve eklerdi: " (...) mezuniyetten sonra eğitimi sürdürme olanağı olmayan bir hekim kitlesi yetiştirmek hekimlik mesleğine ve halkın sağlığına yapılabilecek en büyük ihanettir." Bu düşüncesini dekanlığını yaptığı Hacettepe Üniversitesi Mezuniyet sonrası Eğitimi Fakültesi'ni kurmakla gerçekleştirmişti.

"Üniversiteler öğrenci yetiştirme yanında bilgi üreten merkezlerdir. Bilgi Üreten araştırıcı yetiştirmek ve onu verimli düzeyde tutmak sadece ders veren bir öğretim üyesi yetiştirmeye kıyasla çok güçtür, çok önem verilmesi gerekiyor." (5) derdi.

"Amaç ve gereksinim çok hekim değil, sağlık yönetimini bir bilim ve sanat olarak öğrenmiş yöneticiler ve ülke koşullarına uyum sağlayan yetenekli hekim yetiştirmektir" (5) derdi.

"Yüksek öğretime alınacak öğrenci sayısının, hükümet(lerin) istihdam geliştirme politikasıyla eşleştirilmesi" gerektiğini savunur, bu olmaksızın "yüksek okul mezunu sayısını arttırmanın çok tehlikeli" (5) olduğunu söylerdi.

Özellikle çeyrek yüzyıldan bu yana neo-liberal ekonomi siyasalarının eşliğinde sürüp gelen ve tüylerimizi ürperten boyutlarda süreğenleşen (müzminleşen) bir konuda söyledikleri, belki de hepsinden önemlidir. Şöyle demiştir Nusret Fişek:

"Sosyal bilimler uygulamalı bilimler kadar önemlidir ve sosyal bilimlerde gerçek anlamda bilim adamı yetiştirmek çok güçtür." (5)

Bir söyleşide Nusret Fişek'in bu düşüncesini de dile getirmesinin bir nedeni olmalıydı. Bizdeki akademik öğretimin neredeyse matematik ve fen bilimlerinden ibaret kılınmasına tepkisiydi bu bence. Aynı tepki geçtiğimiz Kasım ayı başlarında YÖK'ü protesto için Ankara'ya yürüyen ve üniversitelerde "felsefe, sanat ve edebiyatın çöpe atılmış" olmasından yakınan üniversiteli gençlerimizden de geliyordu.

Bir süre önce değerli bir yazarımız da Rutkay Aziz'in "Brecht'in adını bilmeden yetişen kuşaklar" dan yakındığını bildiriyor, "liselerin sadece fen bilimlerinin lisesi haline gel(diğini)" (6) vurguluyordu.

Bu durum kuşkusuz ki üniversitelerin koşullandırdığı lise gerçekliğinin yansımasıydı ve Nusret Fişek az önceki düşüncesini bu korkunç gerçekliği yaratan YÖK'e bir tepki olarak açıklıyordu. Özetle o, hele çağımızda dolaysız bir üretim gücüne dönüşen bilimin yaşamla iç içe olması gerektiğine, ama daha insancıl bir toplumsal yaşamın hizmetinde olması gerektiğine inanır, bu inancı uyarınca yaşardı.

Bilimin toplumsal işlevi aslında "insanlara, nesnel gerçeğin tabi olduğu yasal düzenlilikleri tanıtarak , kendi doğasal ve toplumsal varlık koşullarını daha iyi denetlemeleri ve egemenlik altına alabilmeleri için gerekli aracı sağlamak, böylece onların toplumsal yaşam süreçlerini bilinçli bir şekilde ve rasyonel (ussal/akla uygun) olarak biçimlendirmelerine olanak vermek" (7) değil miydi...?

Nusret Fişek, bilimin işte bu işlevini simgeleyen büyük bir bilim emekçisiydi.

Onun saygın kimliğini oluşturan başka bir yönü daha vardı: 70-75 yaşlarında olduğu halde aynı zamanda sivil toplum örgütçüsüydü o. 1983-1990 döneminde demokratik sivil toplum örgütleri arasında seçkin bir yeri bulunan Türk Tabipler Birliği (TTB)'nin başkanlığını yaptı. Eğitim işkolunda sendikaya geçiş örgütü olarak kurduğumuz Eğitimciler Derneği (EĞİT-DER)'nin sendikal haklar savaşımlarında onun başkanlığındaki TTB ile de hep iletişim ve dayanışma içinde olduk. Demem, başta KESK'e bağlı sendikalar olmak üzere tüm kamu emekçileri sendikalarının temelinde alınteri bulunan bilimci değerlerimizden biriydi o. Onun aynı zamanda bir eylem insanı olduğunun da bir başka kanıtıydı bu.

20 Ocak 1990'da sendikasız kamu emekçilerinin (memurların) örgütleri olan meslek odaları ve birliklerinin de katılımlarıyla "Sendikal Haklar ve Dayanışma Kokteyli" yapmıştık. Öteki kuruluşların temsilcileriyle birlikte onun da katıldığı bu görkemli toplantımıza ölümünden yaklaşık on ay önce bastonuna dayanarak gelmişti. Sendikal haklar yolundaki savaşımlarımızın ileri ve önemli bir aşaması olan bu toplantımızdaki beni çok duygulandıran coşkulu bakışlarını hiç unutmuyorum, unutamıyacağım...

Çalışma Ortamı'na gönderdiği mektubunda Prof. Dr. Mümtaz Peker dostum; Ahmet Taner Kışlalı'nın, Doğan Ergün, Veli Kasımoğlu, Hamit Fişek'le birlikte başkalarının da Hacettepe Üniversitesi'ne girmelerini Nusret Fişek'in sağladığından söz ediyordu.(5) O başkalarından biri de bendim.

Adalet Partisi iktidardaydı ve Birinci Demirel Hükümeti dönemiydi. (1965-1969) Ankara'da ilköğretim müfettişiydim. 8 şubat 1967'de TÖS Genel Başkanlığı'na seçilmiştim. Ama seçilişimin 10. gününde üzerimden müfettişlik görevi kaldırılarak Elazığ'ın Baskil ilçesine bağlı Karagedik Köyü öğretmenliğine sürgün edilmiştim. Özel nedenlerle ailem sürekli Ankara'da oturmak zorundaydı ve sürgün edildiğim köy'den Ankara'ya 3-5 günlüğüne bile izin alamıyordum. Daha da önemlisi üstelik faksın, cep telefonunun, internetin olmadığı, iletişimin ancak PTT santralları yoluyla çağırmalı olarak yapılabildiği koşullarda, TÖS'deki Genel Başkanlık görevimi yapamaz duruma itilmiştim. Beni Başkentten ilçeye yaya 4-5 saat çeken ve toprak damlı okuluyla 13 öğrencisi bulunan bir dağ başı köyüne devlet, aslında bu amaçla sürmüştü...

Başka hiçbir seçeneğim yoktu. Bunun için 8 ay süren sürgünlük döneminden sonra mesleğimden istifa temek zorunda kalmış, işsiz kaldığım 4-5 aylık sürede çok bunalımlı günlerden geçip gelirken sonunda bir sevecen kişinin o sımsıcak eli değmişti elime ve Hacettepe Üniversitesi'nin Nüfus Etütleri Enstitüsü'ne Halk Eğitimi uzmanı olarak atanmıştım. İşte bu kişi Nusret Fişek'ti. Onu da her zaman saygıyla, gönül borcuyla andığım eski Milli Birlik Komitesi üyelerinden Sami Küçük'ün de ilgisiyle, artık benim de bir işim vardı.

Nüfus Etütleri Enstitüsü'nde Nusret Fişek'le 6 yıl boyunca çalıştım. Aynı Bölümde şimdi adlarını anımsayabildiğim kadarıyla, Sunday Üner, Bozkurt Güvenç, Mümtaz Peker, Serim Timur, Ferhunde Özbay, Sevinç Kavadarlı, Güliz Kunt, Filiz Kardam, Hasan Serinken, Ali Rıza Balaman, Mahir Ulusoy, Aykut Toros, Ergun Törüner, İsmail İşsever, Mehmet Öveç, Şükrü Öveç, Cumhur Uyar, Ahmet ve Sayım Yemen'le birlikte, Nuser Fişek'in yönetim anlayışından beslenen tam anlamıyla demokratik ve özgür bir çalışma ortamında bulunduk yıllarca.Yöneten-yönetilen ve insan ilişkileri, içtenlik, saydamlık, dürüstlük, tutarlılık, yaratıcılık, üretkenlik, ekip ruhuyla çalışma, özveri, alçakgönüllülük, barışçılık, hoşgörürlük ve demokratlık konularında Nusret Fişek'ten çok şey öğrendik... Çünkü öğrencilerinden Doç Dr. Ayşen Bulut'un da dediği gibi "bir okul" (1)du o. Dersliklerinde bu ve benzeri kavramlar uçuşan bir okuldu...

18. yüzyıl aydınlamacılarının önde gelen filozof düşünürlerinden Voltaire "söylediklerinizin hiçbirinde sizinle aynı düşüncede değilim; ancak onları söyleme hakkınızı ölünceye değin savunacağım" (8) demişti. O ünlü aydınlanmacıyı anımsatırcasına Nusret Fişek de Yankı dergisi'ndeki söyleşide şöyle diyordu:

"... Bir sosyal bilimcinin düşüncelerini beğenmeyebilirsiniz. Düşünceleri fikir düzeyinde kaldığı sürece onu kötülemek kabul edilebilecek bir yaklaşım değildir." ( 5)

Evet, bir büyük bilim emekçisiydi Nusret Fişek ve ne acıdır ki, Cumhuriyet tarihimizde benzerine az rastlanan demokrat aydınlarımızdandı da.


KAYNAKLAR:

  1. Çalışma Ortamı Dergisi, Kasım 1993, sayı 11.

  2. Çalışma Ortamı Dergisi, Kasım-Aralık 2001, sayı 59.

  3. Çalışma Ortamı Dergisi, Kasım-Aralık 1995, sayı,23.

  4. Çalışma Ortamı Dergisi, Kasım-Aralık 2002, sayı 65

  5. Çalışma Ortamı Dergisi, Kasım-Aralık 2000, sayı 53

  6. Hasan Bülent Kahraman, Gençler Neden Bilgi Cahili... Radikal, 23 Ekim 2003 (Kültür Sanat Sayfası)

  7. Manfred Buhr, Alfred Kosing, Marsçı-Lenin'ci felsefe sözlüğü, Konuk Yayınları; ikinci baskı, Kasım 1978.

  8. Server Tanilli, Voltaire ve Aydınlanma, Cem Yayınevi Eylül 1994.

  9. Radikal 6 Kasım 2003



35

Prof Dr. İzzettin Önder

Nusret Fişek Hoca'yı Anarken
Bizim Taraftan

(3 Kasım 2006)

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden mezuniyetinden itibaren yaklaşık yarım yüzyıllık meslek yaşamında, bilimsel alanda yaptığı katkılarla yetinmeyip inandığı ilkeleri toplumsal yaşama geçirme çabalarıyla de insanüstü bir çaba göstermiş olan büyük hoca Prof. Dr. Nusret Fişek 'i tüm dünya tıp camiası unutmayacaktır, hele de ''Yeni Dünya Düzeni'' adı altında sürdürülen yeni sömürge düzeninde hiç unutmamalıdır! 3 Kasım 1990'da aramızdan ayrılmış olan Prof. Dr. Nusret Fişek, ne mutlu ki talebeleri, meslektaşları ve sevenleri tarafından yaşatılmaktadır. Türk Tabipleri Birliği, geçen hafta sonunda tertiplediği ve hocanın adına ihdas edilmiş çeşitli ödüllerin sahiplerine verildiği, ''Türkiye'de Yoksulluk'' konusunda da bir konferansın gerçekleştirildiği etkinlikle Prof. Dr. Nusret Fişek'i yaşatırken, bu büyük hocanın yaşam felsefesini ve insanlığa katkılarını bir kez daha düşünmemize aracılık etti.

Tıp eğitimini Türkiye'de yapmış olan hoca, dış dünyada başta Harvard Üniversitesi'nden doktora derecesi ve Michigan Üniversitesi'nden ödül olmak üzere, uluslararası çeşitli programlarda ve kuruluşlarda kurucu üye, icra komitesi üyeliği ve ''Steering Komitesi Üyeliği'' yapmıştır. Hoca, Türkiye'de de Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı Müsteşarlığı, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etüdleri ve aynı üniversitede Toplum Hekimliği Enstitüleri kurulmasında da öncülük etmenin yanında, Türkiye Ulusal Verem Savaş Derneği ve Cüzamla Savaş Araştırmaları Derneği gibi kurumlarda şeref üyeliklerinde bulunmuş, yerli ve yabancı yayın organlarında yüzlerce makale yayımlamıştır.

Basiret; sorunların öngörülmesi olarak tanımlanırsa, bu tanımlama Fişek Hoca'yı anlatır. İşte kanıt; plancı Necat Erder 'in anısı: ''Yıl 1960. Devlet Planlama Teşkilatı kurulmuş. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı'nın çerçevesini tasarlıyoruz. Nusret Fişek bizi buldu. Türkiye için iki büyük projesi vardı. Nüfus sorunu ve sağlık hizmetlerinin örgütlenmesi.. sosyalizasyonu. Her iki konuda önce bizi, plancıları eğitti, sonra da tüm Türkiye'yi, politikacıları, uygulayıcıları ve kitleleri. ...Projenin en önemli niteliği, koruyucu, önleyici hekimliğe ve çevre sağlığına önem vermesiydi.''

****

11 Kasım 2005 günü, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi hocalarından Prof. Dr. Necip Göksel Kalaycı 'yı menfur bir saldırı sonucunda kaybettik. Bu saldırı dolayısıyla Üniversite Konseyleri Derneği İstanbul Üniversitesi Konseyi bir bildiri yayımladı. Olayların temeline inmesi nedeniyle bildirinin ilginç bölümlerini sizlerle paylaşmak istiyorum.

''Toplumumuzda yaşanan ve maalesef, yükselme eğilimi gösteren olayların ana tetikleyicisi, 'Sağlıkta Dönüşüm' adı altında yürütülen ticarileştirme operasyonunun tüm değerlere saldırması ve 'kutsal hizmet' olarak kabul edilen sağlık alanında tarafların saflaşma noktasına getirilmesidir. Böylece sağlık bir hak olmaktan çıkartılmakta, insanların ulaşabildiği sağlık hizmeti, bireylerin gelirlerine göre belirlenmekte; tıp fakülteleri, toplumsal bakıştan yoksun, eşitsiz tabloyu yeniden üretecek, eşitsiz bilgi ve beceride hekimler ve sağlıkçılar yetiştirmeye aday kurumlar haline getirilmektedir.

Tüm bunlar hasta ve hasta yakınlarında, kendilerini en çaresiz hissettikleri anda 'kâr kapısı' olarak görüldükleri düşüncesini oluşturmakta, yaşanan onca acı verici olaylara karşı tazminat davası açmak ise bir seçenek olarak sunulmaktadır.

Diğer yandan, 'malpraktis' yasasının çıkarılmasıyla sağlıkçılar, kusurları olsun ya da olmasın, doğabilecek herhangi bir olumsuz sonucun kendilerine tazminat davası olarak dönebileceği korkusuyla, tedavi sırasında gerekli olduğu durumlarda bile risk almakta tereddüt etmekte, hastaları 'hatalarını kollayan hasımlar' olarak görmeye başlamaktadırlar. Bu durum, sermayenin, 'mesleki sorumluluk sigortası' adı altında hekimlere çözüm olarak sunduğu 'paran kadar hata yapabilme güvencesi' ile daha insanlık dışı bir hal almaktadır.

Bütün bunlara ek olarak, sağlık hakkını savunmak için eylem yapan sağlıkçılar, hükümet yetkilileri tarafından, daha fazla para için iş bırakmakla suçlanmakta, kendi eseri olan bu tablonun sorumluluğu onurlu sağlık emekçilerine yıkılmaya çalışılmaktadır.

Toplumsal yapı insani olmaktan uzaklaştıkça insanların çözümsüzlüğü artmakta; şiddet sorun çözme yolu olarak görülmekte, bu yaklaşım medyanın yarattığı mafyatik kültürle de pekiştirilmektedir.''

Saygıdeğer ve rahmetli Fişek Hoca, doğrusu bilemiyorum; acaba şimdi Sağlık Bakanlığı müsteşarı mı olsaydınız, yoksa bu günleri hiç görmemiş olmanız daha mı iyi?..



36

Öğr. Gör. Bülent KIRAN
Ege Üniversitesi Eczacılık Fak.,Eczacılık İşletmeciliği Anabilim Dalı,Bornova-İzmir
bulent.kiran@ege.edu.tr

TIPTA İZ BIRAKAN BİR HEKİM ÖNDERİ

PROF.DR. NUSRET FİŞEK'İN ÜLKE SAĞLIĞINA KATKILARI

(3 Kasım 2006)

Yazının sunum halini indirmek için tıklayınız.


Prof.Dr. Nusret FİŞEK,21 Kasım 1914'de İstanbul'da doğmuştur. Kurtuluş savaşının önde gelen komutanlarından, Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı Tümgeneral Hayrullah Fişek (1896-1975) ve Mukaddes Fişek'in (1891-1958) oğludur.

İlk, orta ve lise öğrenimini Nişantaşı Sultanisi ve Kabataş Lisesi'nde tamamlamış (1932).1933 Üniversite Reformu'nun mezun ettiği ilk kuşaktan olan Prof.Dr. Nusret FİŞEK,1938 yılında da İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni birincilik derecesiyle bitirmiştir.

İlk resmi görev yeri Adana Sıtma Enstitüsü Kurs Tabipliği'dir. Askerlik görevinin ardından Sağlık Bakanlığı Merkez Hıfzısıhha Enstitüsü'nde Bakteriyoloji Şubesi Asistanı olarak çalışmaya başlamıştır. 1941 yılında aynı kurumun Bakteriyoloji Şubesi Uzmanlığı'na, 1943'de de çiçek Aşısı Servisi Uzmanlığı'na atanmıştır. Bu yıllarda biyolojik standartların ve yerli aşı üretiminin geliştirilmesi ekibine başkanlık etmiştir. 1945 yılında ise Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı Bulaşıcı Hastalıklar Şubesi Uzmanlığı görevini üstlenmiştir.

1946 yılında uzmanlığını ilerletmek amacıyla Amerika'ya gitmiştir. Amerika'da John Hopkins Halk Sağlığı Okulu'nda sağlık yönetimi ve ilişkili disiplinler üzerine çalışmalar yapmıştır. Yurda döndükten sonra, 1952'de Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Enstitüsü'nde ders vermeye başlamıştır.

Bu dönemde, 1954 yılında Harward Üniversitesi'nde Bakteriyoloji, İmmünoloji ve istatistik dalında doktor (PhD) ünvanını kazanan ilk Türk hekimdir. Tezini, tetanoz aşı üretimine ayırmış, üretim vasatını oluşturmuştur. Bugün onun bulduğu vasat, hocasının adıyla "Müller-Müller" vasatı olarak anılmaktadır.

Dr. Nusret Fişek; 1955'de Mikrobiyoloji dalından Üniversite Doçenti ünvanını almış,1966 yılında Halk Sağlığı Anabilim Dalı'nda Profesör olmuştur. Temel tıp bilimlerinde iki uzmanlığa sahip olan Dr. Nusret Fişek, 1955 yılında Dünya Sağlık Örgütü tarafından Biyoloji Standardizasyon bilirkişisi olarak görevlendirilmiştir.1958'de Ankara Hıfzısıhha Okulu'na Müdür olarak atanmıştır. Bu görevi, Sağlık Bakanlığı Müsteşarlığı görevinden ayrılmasına kadar sürdürmüştür (1958-1965).

Prof.Dr. Nusret Fişek, Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun ile Türk Nüfus Planlaması Kanunu'nun hazırlanması, sağlık hizmetlerinin daha sonra Dünya Sağlık Örgütü tarafından da benimsenen çağdaş ilkelere göre düzenlenmesindeki önemli hizmetleri, tıp eğitiminin topluma dönük eğitim biçimine dönüştürülmesindeki hizmetleri, Mikrobiyoloji, Halk Sağlığı ve Nüfus Sorunları alanlarındaki derin bilgisiyle sayısız uzman yetiştirmesi ve çok sayıda bilimsel eser vermesi nedeniyle Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) 1993 Hizmet Ödülü'ne layık görülmüştür.

Ayrıca, demografi alanındaki çalışmaları nedeni ile Michigan Üniversitesi 150. Yıl Ödülü'nü alan Prof.Dr. Fişek, Cüzzam Savaş ve Araştırma Derneği Şeref Diploması, Hacettepe Üniversitesi Akademik Hizmet Belgesi, Türk Tabipleri Birliği Hizmet ve Onur Belgesi ile Türkiye Ulusal Verem Savaş Derneği Şeref Rozeti sahibidir.

Türkiye'de Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi alanındaki çalışmaları nedeniyle Royal College of Physicians (FRCP) Üyeliği ile  ödüllendirilmiştir.

Prof.Dr. Nusret Fişek, American Medical Association, Harvard Chapter of the Society of the Sigma, The New York Academy of Sciences,  The National Geographic Society, The Incorporated Liverpool School of Tropical Medicine, The American Public Health Association, The Faculty of Community Medicine of the Royal College of Physicians, İnsan Hakları Derneği, Atatürkçü Düşünce Derneği, Nükleer Tehkileye Karşı Barış ve Çevre İçin Sağlıkçılar Derneği ve Ankara Jinekoloji Cemiyeti Üyeliği yapmıştır.

Dr. Nusret Fişek; 27 Mayıs 1960 Devrimi'nin ardından 15 Temmuz 1960 tarihinde Sağlık Bakanlığı Müsteşarlığı'na atanmıştır. 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesine Dair Kanun'un mimarıdır.

224 sayılı kanun; Cumhuriyet'in ilk yıllarında başlayan ve 1940'lı yılların sonuna kadar ülkemizin sağlık sektörüne damgasını vuran Dr. Refik Saydam'ın ulusal sağlık politikalarından sonra sağlık sektörüne yapılan en büyük kapsamlı ve halkçı müdahaledir. Yasa, Milli Birlik Komitesi'nin yasa çıkarmaya yetkili olduğu son günün gecesinde, Nusret Hoca'nın kendi deyimiyle "Albay Sami Küçük'ün olağanüstü çabalarıyla" çıkartılmıştı. Dr. Nusret Fişek, 1961 yılının Şubat ayından itibaren yalnız kalmıştır. Bunun başlıca nedenleri; hekimlerin ve sağlık çalışanlarının 224'ün felsefesi ile eğitilmemesi, halkın sağlık yönetimine katılma deneyiminin eksikliği, gelen hükümetlerin 224 sayılı yasanın temel hükümlerini uygulamamaları ve gereken yatırımları ihmal etmeleridir. Dr. Nusret Fişek; o yıllarda ve sonrasında bu güçlüklerin farkında olmuştur.

Tüm olumsuzluklara karşın 1960'lı yıllarda geniş bir hekim kesimini 224'ün uygulanması için seferber etmeyi başarmıştır. O yılların sağlık ocağı hekimleri bugün birçok tıp fakültesinde geleceğin hekimlerini 224'ün anlayışı ile eğitiyorlar.

1966 yılında iktidarın 224 sayılı yasaya uyguladığı ısrarlı abluka sonucunda Dr. Nusret Fişek iki kez görevinden uzaklaştırılmış ve ikisinde de Danıştay Kararı ile görevine iade edilmiştir. Ancak son kez dönüşünde, Kurumda çalışma olanakları kalmadığı düşüncesiyle, yapılan davete uyarak Hacettepe Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi Halk Sağlığı Profesörlüğü'ne atanmıştır. Sağlık ve sosyal Yardım Bakanlığı'ndaki iki ana projesini burada Toplum Hekimliği Enstitüsü (kurucusudur) ve Nüfus Etüdleri Enstitüsü'nde müdür olarak görev yaptığı dönemlerde sürdürmüştür.

Halk sağlığı alanındaki başarılı çalışmalarının yanında nüfus bilim alanındaki çalışmalarıyla, ülkemizde, nüfusbilimin bugünkü çağdaş ve saygın yerini kazanmasında önemli katkıları olmuştur. Bu çalışmalarıyla, dünyanın sayılı nüfusbilimcileri arasına girmiştir.

1966 -1971 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Mezuniyet Sonrası Eğitim Fakültesi Dekanlığı görevini de yürüten Dr. Nusret Fişek'in akademik yaşamındaki son görev yeri, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanlığı'dır.

Toplum Hekimliği Enstitüsü'nü 1980'li yılların başına kadar 224'ün felsefesinde sağlık insan gücü yetiştiren bir kurum haline getirmiştir. Enstitünün bu dönemde Dünya Sağlık Örgütü ve Türkiye'ye benzer ülkelerde ciddi bir ağırlığı olmuştur.1978 yılında Alma - Ata'da toplanan Dünya Sağlık Örgütü konferansı; 1960'ın Türkiye'sinde geliştirilen 224'ün esaslarını tüm ülkelere öneriyordu.224 sayılı yasanın mimarı, ilk uygulayıcı ve her türlü saldırıya karşı savunucusu olan Prof. Dr. Nusret Fişek; toplum hekimliği stratejisinin ve sağlıkta öncelikler taktiğinin ülkemizde öncüsü olmuştur. Toplum hekimliği anlayışını; halkın sağlığını piyasa koşullarına terk eden muhafazakar -liberal akımlara karşı hayatının sonuna kadar kararlılıkla savunmuştur.

1984 -1990 arasında Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanlığı yaptığı dönemde hekim hakları ile hasta haklarının ayrılmazlığını ısrarla savunmuştur. Türkiye'de bir, belki de iki hekim kuşağını bu anlayışlarla eğitmiştir. Kendi deyimiyle "Çok Sağlık Bakanı görmüştür".İktidar makamları ile karşılaştığında onlara daima yetersizliklerini hissetmiştir.

4 Eylül 1988 tarihinde Ankara'da toplanan Türk Tabipleri Birliği Temsilciler Kurulu'ndaki konuşması Onun örgüt yöneticiliğinde bir dönüm noktası olmuştur: "Artık yasalar çerçevesinde iktidar sahiplerini rahatsız edecek toplu hareketlere girişmezsek bunların bir şey yapacağı yok". Ertesi gün gazetelerde manşetteydi: "Hekim Eyleminin Önderi".Bunu takip eden günlerde Ankara'daki Beyaz Yürüyüş'e katılan 2500 hekime "Ben sizden bu kadarını beklemiyordum" diyecek kadar da yürekli ve saydam bir önderdi.

Yine aynı dönemde, Sağlık Meslek Birlikleri Danışma Kurulu'nun oluşmasıyla, Dişhekimleri, Veterinerler, Eczacılar ve Tabip Birliklerinin güçbirliğine girmeleri için yoğun çaba göstermiştir. Bu birliğin düzenlediği iki konferanstan "insan hakları" konulu olanının da mimarı olmuştur.

Prof.Dr. Nusret FİŞEK, tüm üstün özeliklerine rağmen alçak gönüllü, insancıl, demokrat, barışçı, örnek bir bilim ve devlet adamı, çevresini işe ve topluma hizmete özendiren, Atatürkçü bir aydın, özgürlükçü, cesur ve ilkelerinden ödün vermeyen bir düşün ve eylem adamıydı. Bir çok sivil toplum örgütünün kurucuları arasındaydı: Atatürkçü Düşünce Derneği, İnsan Hakları Derneği, Nükleer Tehlikeye Karşı Barış ve Çevre İçin Sağlıkçılar Derneği (NÜSED) bunlar arasında sayılabilir.

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanlığı döneminde idam cezasının kaldırılması uğraşları nedeniyle yargılanmış; cezaevi koşullarının geliştirilmesi için verdiği mücadeleyle kazanımlar elde edilmiştir.

Yine TTB Başkanlığı yaptığı 6 yıllık dönemde, ilkleri yapmış ve önemli projeler başlatmıştır: Bunlardan işyeri hekimliği sertifika programlarının başlatılması ve 2.Ulusal İşçi Sağlığ Kongresi'nin gerçekleştirilmesi; Spor Hekimliği Sertifika Kurslarının başlatılması, pratisyen hekim kolunun kurulması ve ilk Pratisyen Hekim Kongresinin yapılması ve sürekli tıp eğitimi amaçlı uzmanlık dernekleriyle TTB ilişkilerinin geliştirilmesidir.

Tıbbı Deontoloji Tüzüğü'nün, insan hakları ile kaynaştırılarak geliştirilmesi çabalarının Sağlık Şurası'nda takılması ise, içinde ukde kalan önemli konulardan biri olmuştur.

Ülkesi için doğru olduğuna inandığı konum ve durumlarda örtülü suçlamalara hiç aldırmadan çalışmalarına devam etmiş, çalıştığı kurumlara, öğrencilerine, dostlarına, yurttaşlarına ve insanlığa değerli ve önemli hizmetleri yaparak, çevresinde çalışan herkese destek olmuş sadece Türk Tıbbında değil evrensel düzeyde iz bırakan önder bir hekimdir.

3 Kasım 1990 tarihinde yaşamını yitiren Dr. Nusret Fişek; yetiştirdiği 2 akademisyen evlat Prof.Dr. Kurthan FİŞEK ve Prof..Dr. Gürhan FİŞEK ile onun misyonunu izleyen bir sivil toplum örgütü olarak FİŞEK Enstitüsü VAKFI aracılığıyla ülkesine hizmete, düşünceleri ve eylemi ile gelecek birçok hekim, aydın kuşağa da öğretmenlik yapmaya devam edecek.

KAYNAKLAR:

1.UĞURLU.M.C.,Bir Toplumsal Hekimlik Önderi Prof.Dr.Nusret FİŞEK,Ankara Üniv.Tıp Fak.Mecmuası 45,Sayı:2,367-410,1992,Anlara

2.Prof.Dr. Nusret FİŞEK'İN Kitaplaşmamış Yazıları-1,Nusret FİŞEK ve Hekimlik,Türk Tabipler Birliği,1991,Ankara

3. Prof.Dr. Nusret FİŞEK'İN Kitaplaşmamış Yazıları-II,Ana Çocuk Sağlığı,Nüfus Sorunları ve Aile Planlaması,Türk Tabipler Birliği,1998,Ankara

4.Prof.Dr. Nusret FİŞEK'İN Kitaplaşmamış Yazıları-III,Eğitim,Tıp Eğitimi,Uzmanlık,Sürekli Eğitim ve Diğer Konulardaki yazıları,Türk Tabipler Birliği,1999,Ankara

5.ERDER, Nejat,"Nusret FİŞEK: Dava Adamı, Eylem Adamı", Çalışma Ortamı, Fişek Özel Sağlık Hizmetleri ve Araştırma Enstitüsü Yayını, Sayı:5,  s:26-28, Kasım 1992,Ankara.

6.BOZKURT, Güvenç, "Ölümünün 6.Yıldönümünde Nusret Fişek Hocam", Hacettepe Halk Sağlığı Vakfı Yayın No:97/6, Sayfa 23, 2-6 Kasım 1996,Ankara

7.ORAL,Sevinç,Hoca Nusret,http://www.un.org.tr/who/bulten/fisekdogramaci/nusret8.htm

8.AKIN, Ayşe. Unutulmayacak Bir İnsan, ,Sürekli Tıp Eğitimi Dergisi, Türk Tabipleri Birliği Yayımı, Cilt: 5,  Sayı: 11, s: 368-370, Kasım 1996,Ankara

9.DİRİCAN, Rahmi, Hocam Nusret H.FİŞEK, Çalışma Ortamı, Fişek Özel Sağlık Hizmetleri ve Araştırma Enstitüsü Yayını, Sayı:5, sayfa:24-26,   Kasım 1992,Ankara

10.TÜRKER,Kazım,Prof.Dr. Nusret H. Fişek'i Yeterince Anlayabildik Mi?,Çalışma Ortamı
 Fişek Özel Sağlık Hizmetleri ve Araştırma Enstitüsü Yay.,Sayı:5,s.45-46 Kasım1992,Ankara

11.AKSAKOĞLU, Gazanfer, Bilim Ve Eylem Adamı Prof.Dr. Nusret H. Fişek, Çalışma Ortamı Fişek Özel Sağlık Hizmetleri ve Araştırma Enstitüsü Yayını, Sayı:5, sayfa:18-20, Kasım 1992,Ankara

12.PEKER, Mümtaz, Nusret FİŞEK'İN Nüfus Çalışmaları Ve Nüfusbilime Katkıları, Çalışma Ortamı, Fişek Özel Sağlık Hizmetleri ve Araştırma Enstitüsü Yayını, s:5,  s:43-45, Kasım 1992,Ankara

13.IŞIK, Demet, Nusret Fişek Ve Sağlık Hukuku, Çalışma Ortamı Fişek Özel Sağlık

Hizmetleri ve Araştırma Enstitüsü Yayını, Sayı:5,  s:33-35, Kasım 1992, Ankara

14.ÖZTEK, Zafer, Bir Sağlık Savaşçısı Nusret Fişek,

http://www.un.org.tr/who/bulten/fisekdogramaci/nusret5.htm

15.GÜLER, Çağatay, Nusret FİŞEK,

http://www.un.org.tr/who/bulten/fisekdogramaci/nusret3.htm

16.Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi 1988-1990 Genelgeler - Yazışmalar - Basın Açıklamaları,Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Yayını Ocak 1990, Ankara.



37

Prof Dr. Kazım Türker

Nusret Fişek Hoca...

(1998)

Aramızdan ayrılışının sekizinci yıldönümünde büyük hekim, bilim adamı, sevgili hocamız Prof. Dr. Nusret Fişek' i Türk hekimleri olarak saygıyla anıyoruz.

Yıldönümleri, görevleriyle ülkemizde iz bırakmış büyük insanları anmak, gelecek kuşaklara bu insanları tanıtmak bakımından önemlidir. Prof. Dr. Nusret Fişek Hoca, seçkin bir hekimdir. Ayrıca temel tıp bilimlerinden mikrobiyoloji alanında ABD'de doktora yapmış, dolayısıyla günümüzde çok aranan tıp doktoru ve PhD unvanına sahip çok nadir hekimlerden biridir. Ülkemizde enfeksiyon hastalıklarının sorun olarak devam ettiği tarihlerde, mikrobiyoloji dalında doktora yapmış olması son derece önemli bir karardır. Nitekim Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü'nde çalıştığı dönemlerde, kırsal kesimde çalışan hekim meslektaşlarına, sürekli eğitim vererek bilgi tazelemelerini sağlama bakımından bu programlar son derece önemliydi ve hiç aksatılmadan devam etmiştir.

Nusret Hoca'nın idealinde yatan, her zaman her konuşmasında ısrarla savunduğu, ülkemizdeki her vatandaşın sağlık hizmetlerinden yararlanmasında eşit haklara sahip olması idi. Bunun için ülke düzeyinde sağlık hizmetlerinin vatandaşa iletilmesinde çok önemli reformlar yapmıştır. Kuşkusuz bu reformlardan en önemlisi 1960'lı yıllardan sonra mimarı olduğu ve uygulamaya soktuğu Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Yasası'dır (224 sayılı yasa). Bugün halen yürürlükte olan bu yasanın bir seçeneği (alternatifi) henüz daha Türkiye'de uygulama alanına sokulmamıştır.

Hocamızın en önemli niteliklerinden birisi, son derece dürüst, uygar, demokrat, insanları seven ve sayan bir yapıya sahip olmasıdır. İnsan onuruna ve insan haklarına son derece önem veren Prof. Dr. Nusret Fişek sırf bu yüzden bu ülkede kimilerince yanlış ve ilkel bir değerlendirmeye uğramıştır.

Hocamız tıp mesleğinin çok çabuk geliştiğini, dinamik bir yapıya sahip olduğunu, dolayısıyla hekimlerin hangi dalda olursa olsun, kendi sahalarında sürekli eğitime tabi tutulmalarını her zaman savunurdu ve dünyanın herhangi bir yerinde tedavide kullanılan bir yöntemin Türkiye insanından esirgenmesini kesinlikle kabul etmezdi. Sürekli eğitim programlarını bu bakımdan destekler, ama bu desteklemede uzmanlık derneklerinin katkısı olabileceğini, tabip odalarının ve Türk Tabipleri Birliği'nin bunları sağlamada yardımcı olabileceklerini her zaman ısrarla savunurdu.

Nusret Hoca, ülkemizin çok uç kesimlerinden birinde vatandaşın ıstırabını dindirmek için çare bulunamıyorsa, bu ülkeyi idare edenlerin rahat olmamaları gerektiğini daima söyler ve önerirdi. Bu bakımdan da hekimlikte ilk hizmeti veren, aşağı yukarı sağlık hizmetlerinin yüzde doksanını veren pratisyen hekimler daha fazla önemliydi ve onların her türlü olanağa sahip olmalarını ısrarla savunur ve pratisyenliğin artık Türkiye'de bir uzmanlık eğitiminden sonra elde edilebilmesini isterdi.

Hocamız tüm bu insani özellikleri yanında ülkesini seven, laiklik ilkesinin her zaman savunucusu olmuş, Cumhuriyete kanat germiş önemli kişilerden birisidir. O; demokrat, laik, uygar, bilim adamı, kendi alanında ülkesine büyük hizmette bulunmuş, dolayısıyla Cumhuriyete kanat germiş Kalpaksız Kuva-yı Milliyecilerden birisiydi.

Bugün Cebeci Mezarlığı'nda Milli Mücadele'de büyük yararlılıkları görülmüş Kalpaksız Kuva-yı Milliyeci Nusret Fişek, Milli Mücadele'de büyük kahramanlık ve yararlılıkları görülmüş babası komutan Kalpaklı Kuva-yı Milliyeci Hayrullah Fişek ile yan yana yatmaktadır.



38

Prof Dr. R.Kazım Türker

Halk Sağlığına Adanmış Bir Ömür

(17.11.1999)

Türk hekimlerinin lideri Prof. Dr. Nusret Fişek' i aramızdan ayrılışının 9. yıldönümünde saygıyla anıyorum. Bu büyük insanın bir bilim adamı, bir teknokrat, bir bürokrat olarak ülkemizde sağlık hizmetlerinin sosyalleşmesi ve gelişmesine olan katkıları, her türlü övgünün üzerindedir. Nusret hoca, insan ve doğa âşığı laik, demokrat, Atatürk ilke ve devrimlerinden ödün vermemiş bilimci kişiliğini halkımıza adamış seçkin bir Türk yurttaşıydı.

Onun bilimadamı olarak önemli bir alışkanlığı araştırmak, bilgi edinmek ve ilgili herkes ile konu üzerinde tartışmaktı. Bu alışkanlığını benim gibi kendisiyle birlikte çalışan öğrencilerine zaman zaman şu ünlü Çin atasözü ile açıklardı: ''Duyarsam unuturum, görürsem hatırlarım, yaparsam öğrenirim'' ve atasözüne kendi eklediği ''tartışırsam olgunlaşırım...'' Tabipler Birliği Merkez Konseyi toplantılarında ortaya atılan her konuda bıkmadan usanmadan tartışma açması beni önceleri şaşırtmış, ancak zaman içinde bu tartışmaların verimimizi arttırdığını görmüştüm.

Yıldönümleri vesile edilerek büyük insanların hizmet verdikleri alandaki katkılarını yeniden anımsatmak, gelecek kuşaklar için önemli ders niteliğindedir. Aramızdan ayrılmadan önce Nusret Fişek'in yaşamının en önemli görevi olarak nitelediği Tabipler Birliği Merkez Konseyi Başkanı olduğu dönemde, bu büyük insanın yardımcısı olarak görev yapma onuruna sahip oldum. Gerek resmi toplantılarımızda gerek özel konuşmalarımızda sağlık hizmetleri üzerindeki önemli görüşleri hakkında bilgi sahibi oldum ve daha önce bilmediğim pek çok şeyi öğrendim. Nusret hocanın bir bürokrat ve bir teknokrat olarak yapmış olduğu hizmetleri daha önceki yıldönümlerinde, bu sayfada yer alan yazılarımda anlatmış ve özellikle, mimarı olduğu Türkiye'de sağlık hizmetlerinin sosyalizasyonu yasası nın uygulanmaması için dönemin siyasetçilerinin ileri sürdükleri nedenleri ve gayretleri etraflıca anlatmıştım. Bu nedenle onun sağlık alanındaki başka katkıları üzerinde durmak istiyorum. Nusret hoca insan haklarına saygılı, bu konuda duyarlı bir insandı.

O bir insan hakları savunucusuydu. Hekimin en büyük görevinin ''önyargısız ve önkoşulsuz'' insanın yaşam hakkına sahip çıkması, bu hakkının kazanılması için hiçbir özveriden kaçınılmaması gerektiğini tekrarlar, bütün genelgelerde bu noktayı vurgulardı. Bunun için hekimin üstün düzeyde bilgi sahibi olması ve mesleğindeki gelişmeleri eksiksiz bir biçimde takip etmesiyle mümkün olduğunu iddia ederdi. Benzer şekilde, hekim haklarını da korurdu.

Bir bilim adamı olarak en büyük hizmeti, toplum hekimliği disiplininin ülkemizde yerleştirilmesine olan katkısıdır. Bugün yetiştirdiği öğrenciler birçok kurumda bu disiplinin yürümesini sağlamaktadırlar. Bu konunun önemi, yakın bir geçmişte yaşadığımız deprem ve sel felaketlerinde, sağlık hizmetlerinin organizasyonu ve yönlendirilmesindeki aksaklıklar nedeniyle bir defa daha ortaya çıkmıştır. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı kuruluşundan itibaren, bilimsel yönden birçok aşama kaydetmiş ve pilot bölge olarak seçilen Çubuk ve Etimesgut'ta halkın sağlık hizmetlerinden yararlanmasının en güzel örneklerini vermiştir. Bugün hemen bütün tıp fakültelerinde toplum hekimliği disiplini kurulmuş ve ülkemizin her yöresine hizmet verecek uzman hekimler eğitilmiş ve toplumun sağlık hizmetlerinin yüzde 95'ini omuzlarında taşıyan pratisyen hekim ordusunun yetişmelesine katkıda bulunmuş ve bulunmaya devam etmektedir.

Hekimin yetişmesinde tıp bilimindeki baş döndürücü gelişmeyi göz önüne alarak bir Çin filozofu Kuan' ın sözünün daima hatırda tutulmasını önerirdi: ''Pirinç bir yılda üretilir, halk yüz yılda eğitilir.'' Çağdaş hekimliğin yaşam boyu eğitimi zorunluluk haline gelmiştir, bu eğitim süreci mezuniyet sonrası dönemde uzmanlık eğitiminin söz konusu olmadığı durumlarda da gereklidir. Pratisyen hekimlere yönelik eğitim materyali, kurs ve kongreler Türk Tabipler Birliği'nin önemli görevleri arasında sayılmaktadır. Doğal olarak eğitimin devamlılığının ötesinde kişi ve kurumların denetimi ve böylelikle verilen sağlık hizmetlerinin kalite güvencesinin sağlanmasıydı. Sağlık hizmetlerinde kalite güvencesi ve denetiminin evrensel ölçütleri ülkemiz koşllarına uyarlanabilir. Sağlık alanında en etkili hizmet üretiminin Tabipler Birliği Merkez Konseyi, Konsey'e bağlı Tabip Odaları, Sağlık Bakanlığı, Tıp Fakülteleri ve YÖK'ün yakın bir işbirliği içinde çalışması ile mümkün olabileceğini söyler ve ortak çalışma kurallarının yerleştirilmesi için gayret gösterirdi.

Uzmanlık eğitiminin çağdaş düzeyde olması ancak kurumların eşgüdüm içinde çalışmaları ile gerçekleşebilirdi. Bugün en çok vurgulamak istediğim tarafı Atatürk ilke ve devrimlerinden ödün vermeyen, laik cumhuriyetin fedakâr, büyük bir koruyucusu olması ve müşterek dostumuz, merhum Uğur Mumcu' nun deyimiyle, bir ''Kalpaksız Kuvayı Milliyeci'' olmasıdır. Aziz hocamızın aramızdan ayrılışının 9. yılında en içten saygılarımızla tekrar anarız.

(*) Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi emekli öğretim üyesi TÜBA asli üyesi, YÖK danışmanı



39

Dr. Orhan Odabaşı

Sevgili Nusret Hocam

(03 Kasım 2006)

Sevgili Nusret Hocam,
Sizi ben dostlarınızdan, ailenizden, öğrencilerinizden, kitaplarınızdan tanıdım. Olup biteni anlamakta zorlandığımda sizin kitaplarınızdan okuduklarımdan, duyduklarımdan yararlandım. Sizi tanıdıkça, anladıkça yolumun, yolumuzun aydınlandığına tanık oldum.
Bugünlerde ne yazık ki kimilerinin kafası oldukça karışık. Ancak birileri ne istediğini çok iyi biliyor: Sağlığın, insan sağlığının alınır satılır olması için adım adım ilerliyorlar.
Zor günler yaşıyoruz bu ülkede. 17 aylık bebeğe defalarca tecavüz edilebiliyor. Töre cinayetleri gündelik gazetelerde haber.
Biz hekimlere daha çok ödevler düşüyor.
Biz hekimler, bugün buraya gelirken düşündüğüm gibi, belki daha çok sanatla uğraşmalıyız, daha çok yaşama karışmalıyız.
Sizin yolunuzdan ilerlerken bizler hepimiz sorumluluğumuzun farkındayız. Birinci basamak sağlık örgütlenmesi ile sağlık ocaklarıyla adınız çokça anılsa da, sizin nasıl bütünlüklü bir sağlık sistemini yaşama geçirdiğiniz bugün daha iyi anlaşılıyor.
Sizle çalışanlar, birlikte olanlar kadar sizi, sizin kurduğuz bu sistemde çalışan, sağlık ocağında, hastanede çalışan hekimler, sağlık çalışanları da tanıyorlar, biliyorlar.
Sorumluluğumuzun farkındayız. Rahat uyu Sevgili Hocam.
Dr. Orhan Odabaşı



40

Dr. Nejat Özgüler

Nusret Hocam

(17 Ocak 2007)

Siz de aynı şeyleri hissediyor musunuz? Nusret Hocam hepimizi tek tek alıp da, "Bu yanlış, bu doğru...", ya da, "Onu öyle yapmayın, böyle yapın...", demedi. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu bir kere söyledi geçti. Sen artık o çamurdan çömlek mi yaparsın, vazo mu yaparsın kendin karar ver...
Her hareketimizi gözler gibiydi sanki. Bir de dönemin özelliklerinden ötürü biz yaramazlar grubuna daha bir yakın, bir o kadar da tedirgin yaklaşırdı. Canımız yanacak, üzüleceğiz diye kaygılanırdı hep...İtiraf etmeliyim ki, O zaman tam ve doğru anlayabildiğimizi sanmıyorum o "koca çınar"ı...
Olanca samimiyetimle söylüyorum: İnanın, hep bir yerlerden bakıyor gibi hala...
Nurlarda yatsın...



41

Dr. Şadiye Çetintaş

HOCAM HEP YANIMDA

(17 Ocak 2007)

Hastanedeki odamda Sevgili Hocamın bir resmi var, odanın sol tarafında duruyor, sağ tarafta ise Picasso'nun Don Kişot'u. Odaya gelenler soruyor "beyefendi kim" diye. Ben de "soldaki mantığım, sağdaki de ruhum" diyorum. Hocam hep yanımda yani.



42

Prof.Dr.Ayşen Bulut

TÜRKİYE'NİN ÖNCÜ HEKİMLERİNDEN

(15 Mart 2006)

Anılar

Kendisini, ilk kez 1970 yılında dersimize girdiği zamandan hatırlıyorum. Heybetli bir beden yapısı, kendinden emin yüzü ve çok etkileyici ders anlatışı vardı. Anlattıkları da tümü hayatla ilişkili, bizi zenginleştiren bilgilerdi.

Fişek çok yönlü bir insan. Öncelikle onu insan olarak iyi tanımanız için, yüzündeki ifadeyi size betimlemek isterim. Çok güzel bir gülümsemesi var. Düşünceli ama her zaman güler yüzlü ve hepimize, herkese hep çok saygılı.

Ben kendimi bu açıdan çok şanslı sayıyorum. Modellerimin en başında doğaldır ki, Nusret Fişek var. Yirmi yıl boyunca onu tanıma ve çok yakınında bulunma şansını elde ettiğim için gerçekten mutluyum. Ben ve eşim, diğer öğrencileri gibi ondan çok etkilendik. Yetiştiğimiz yıllarda, çok iyi bir öğrencilik dönemi yaşadık.

Bizimle o kadar yakından ilgilenen bu büyük adamın tevazuunu, ben de o görevlerin yanından geçtikçe hayranlıkla anıyorum. Minnetle doluyorum. Bize kazandırdığı değerleri yaşıyorum.

Nusret Fişek insana kendisini ve çevresini tanıtan bir öğretmendi birinci sınıf öğrencilerine. Toplum Hekimliği dersi görürdük o yıllarda ve kafamdaki hekim imajı ile bütünleştiğinden, çok isteyerek toplum hekimi oldum. Bugün işimde yaptığım pek çok uygulama, giriş amacıma uygun olarak sürüyor.

Tüm bu özellikler yanı sıra iyi bir dinleyici olduğunu ve çok güzel bir Türkçe ile konuştuğunu, ne düşünüyorsa bunu karşısındakine yalın olarak anlatabildiğini de paylaşmak isterim. Bu özellik onun hem iyi bir eğitimci, hem iyi bir yönetici olması, hem de politika yapıp savunmasını kolaylaştırmıştı.

Konuşurken, özellikle derste çok öykü anlatırdı. Pek çok Nasrettin Hoca öyküsü unutulmayacak izler taşırdı bizim için. Özlü sözleri hatırlatırdı. Eğitimin davranış değişimi olduğunu anlattığı bir derste "Kafasındaki bilgiyi kullanmayan insan sırtında kitap taşıyan eşek gibidir" demişti. Bir arkadaşına, sağlık hizmetlerinin nasıl olması gerektiğini yazdığı eski bir mektupta çok sevdiğini belirttiği " Tek saz dönemi geçti, şimdi orkestra çağıdır" sözü ekip olmanın önemini ne güzel anlatıyor.

Nusret Fişek'in en önemli özelliklerinden birisi çalışkanlığıydı. Bunu çok net hatırlıyorum. Asistanlık eğitimimiz sırasında araştırma ve biyoistatistik derslerimizi yapardı. O sıralarda 60 yaşlarında ve bize hep ödev verirdi. Altı kişilik bir gruptuk. Tabi o zaman bilgisayar yok, hesap makinesi elimizde saatlerce problem çözerdik. Teslim ettiğimizin ertesi gün, hepsini elleriyle düzeltmiş, geri bildirim yapmış olarak bize iade ederdi...

Şimdi geriye dönüp baktığımızda, kendi adıma en önemli gördüğüm etkisi; Halk Sağlığı için eğitimciliğinin yanı sıra, araştırma ve ilgili biyoistatistik alanını birlikte geliştiren ilk öğretmen olması sanırım. Türkiye'nin ilk biyoistatistikçisi.

Uzmanlık eğitimim sırasında tez danışmanım da Nusret Fişek'ti. 1983 yılında emekli olduğunda bana bir burs önerdi ve Dünya Sağlık Örgütü bursiyeri olarak İngiltere-Exeter'de bir yıl nüfus araştırmaları konusunda bir eğitim programı izledim. Nusret Fişek o programa, Dünya Sağlık Örgütünün danışmanı olarak üç ay bize öğretmenlik yapmak üzere gelmişti. Uluslararası bir programda farklı ülkelerden gelen farklı disiplinden 15 araştırmacı bir aradaydık. Eşi ile birlikte, orada geçen üç ay, sevgi ile hatırladığım çok güzel bir dönem oldu benim için. Ben onlara zaten büyük bir hayranlık duyuyordum, ama bütün öğrenciler yirmiye yakın öğretmen arasından Nusret Fişek'in özelliklerini kısa zamanda ayırdedebildiler. Gideceği zaman, ki aramızda çok yoksul olanlar vardı, herkes para toplayıp Nusret Fişek'e hediye aldı. Konuştuğumuzda, "O çok farklı bir insan, bizimle konuşurken oturmuyor, bize ayakta saygıyla ders veriyor" " Gelirken incir getirmişti herkese, bizi düşündü", "O bizi adam yerine koydu" gibi güzel sözlerle neden onu diğer öğretmenlerden ayrı tuttuklarını anlattılar.

Pek çok özelliği nedeniyle çok dikkat çekici idi. Emeklilik sırasında tıp öğrencileri ona ayrı bir tören yaptılar. Verdikleri plaket onun en önemsediği emeklilik armağanı oldu; odasının başköşesinde dururdu. Bu sevgi gösterisi herkesin başına gelen bir şey değil. Diploma törenimizde de öğrenciler tarafından en çok alkışlanan öğretim üyesiydi.

Eğitimci

Nusret Fişek, bir eğitimci olarak sağlığı temel bir insan hakkı olarak tanımlıyordu. Bu nedenle herkese sunulması gerektiğini; tıp eğitiminde sağlığın sosyal bilimlerle birlikte ele alınması gereken kavram olduğunu düşünüyordu. "İnsan ve Çevresi" derslerinde, insanı ve toplumları yöneten en önemli şeyin sosyal çevre olduğu, içinde yaşadığımız gelenekler, para, eğitim durumu gibi hususlar dikkate alınmadan insanın sağlıklı olması için uğraşmanın geçerli bir yol olmadığını söylüyordu. Korunmayı öğrenmek temel bir yaklaşım. Erken tanıya çok önem vermek gerekir. Bunun için de doktorlar tek başına bir şey yapamazlar. Mutlaka bir ekip ile birlikte çalışmak gerekir. Herkes için sadece hastanede değil, hastane dışında da insanlara hizmet sunacak şekilde bir sağlık sistemi olmalıdır. Tabii ki, bu çerçevede sağlığın bir ekonomik bedelinin olduğu görülüyor. Yani arpa aramak değil, maliyet hesabını bilmek daha doğru? Bunun politik bir konu olduğu görüşünü benimsiyor. Halk sağlığı, ekonomik temelleri olan bilimsel bir disiplin. Toplum hekimliği, koruyucu ve tedavi edici hekimliği bir bütün halinde kavrayan sosyal hekimlik anlayışı.

Nusret Fişek, böylece Halk Sağlığını sadece doktorlarla ilgili bir şey değil, pek çok disiplinin bir arada sentezle meydana gelen, toplum sorunlarının üzerine giden bir bilim alanı olarak tanımlıyor. Halk sağlığında yeri olan disiplinler hekimlik yanı sıra, hukuk, maliye, mühendislik, tarım, istatistik, eğitim vb.

Nusret Fişek'in "Halk Sağlığına Giriş" kitabı çok güzel ve 1983 baskı. Ailesi baskının tekrar yayınlanmasına yokluğunda kitabı yenilemenin mümkün olmayacağını varsayımı ile izin vermedi. Tarih olarak yeni değil ama, kavramsal çerçeve olarak günümüz için de yeterli.

Sosyal hekimlik kavramı tartışılınca insan hakları da konuşulmalı. İşin içine herkes girince devlet de giriyor. Eğer herkes sağlıklı olacaksa hekimler de kamu için çalışacak insanlar olmalılar. Nusret Fişek, hiç bir zaman yalnızca hekimler fedakarlık yapmalıdır görüşünde olmadı. Bu temeli devlet sağlamalıdır. Sağlığın devletin önceliği olması görüşündedir. Herkese hizmet sunmak söz konusu olunca, herkesin desteklenmesi, hizmet içi eğitim yapılması ve insanların farklı disiplinlerden yararlanması gerekiyor. Bunlar uygulanabilir mi? Eğer politika olursa bunlar tabii ki mümkün. Sosyal hekimlik ilkelerini aşağıdaki başlıklarla özetlemiştir.

Sağlık hizmetlerinden en yüksek düzeyde herkesin yararlanması 19 yüzyıldan beri bir insan hakkıdır.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesi ile bu hak tescil edilmiştir.
Sağlık hizmetlerini herkese götürmek devletin sorumluluğudur.
Yarının hekimleri kamuya hizmet eden hekimler olacaktır.
İkincil koruma önemlidir ancak sağlamlara da hizmet sunmak hedeftir.
Toplumda, diğer sağlık personeli ile birlikte hizmet sunumu gerekir.
Ekip üyelerinin iş başında desteklenmesi, eğitimi ve halkın sağlık eğitimi birer hizmet sorumluluğudur.

Hekimlikle ilgili yazılarının kitaplaştırıldığı bir derlemede Fişek, Sağlık Bakanlığındaki çalışanlar için aşağıdaki sözleri söylemiş olduğu görülüyor: "SSYB'nın çalışmalarını güçleştiren, bu sahada modern bilgi ve yetişmiş personel noksanlığıdır. Çalışma usullerinin tedavi hekimliği usullerinden farklı olması nedeniyle hasta tedavi gözüyle yetiştirilen hekimler tamamlayıcı bir tahsil görmedikleri takdirde bu sahada muvaffak olamazlar"...

Bu yorum Sağlık Bakanlığında kendi çalıştığı dönemlere ait ama bence hala aynı şekilde geçerli. Çünkü çalışma usulleri tedavi hekimliğinden farklı. Sağlık yöneticiliği tedavi hekimliği ile tümüyle bağdaşmaz. Tedavi hekimi olarak da sosyal hekimlik yaklaşımıyla çalışmaya kalkarsanız neredeyse tedavi hekimliğinde hemen sistem dışında kalıyorsunuz. Hekimlerin yalnızca tedavi yaklaşımı için eğitilmelerinin halkın sağlık düzeyinin düzelmesi için yeterli olmayacağı görüşü ile tıp eğitiminde yapılması gereken değişim ve sürekli eğitimin önemine ilişkin çok değerli yazılarının toplandığı kitapta sağlık çalışanlarını daha çok düşünmeye ve derinleşmeye çağırıyor.

Yönetici

Nusret Fişek'in bir başka temel özelliği düşünürlüğü ile birlikte kolaylaşan yöneticiliğidir. Bir çalışma arkadaşı, N.Erder onun için "İnançlı ve kararlıydı. O ısrarlı bir takipçiydi. Sorular ve çözümleri birlikte getiriyor, uygulama için gerekli tüm örnekleri tasarlıyordu. İletken bir heyecanı ve iyimserliği vardı" demiş. Ben de birkaç toplantıda büyük bir grupta diğerlerini rahatsız edecek derecede ısrarlı olduğunu yaşadım. Fakat ısrar ettiği her şeyin arkasında bilgi vardı. Çok iyi bir araştırmacıydı. "Gelişmiş bir ülkede yöneticiler göreve başlamadan bir yıl önce eğitilmeye başlıyorlar" sözleriyle bilinmeyen işleri yönetmenin olanaksızlığını anlatıyordu bize. Yönettiği konularla ilgili araştırmaları, bilgi odaklarını biliyor, kendine sonsuz bir güven içinde çalışıyordu. İletken heyecanı ve iyimserliği ise kolaylıkla izlenirdi. Gerçekten, kimse hakkında ne bir dedikodu yapar, ne de olumsuz bir söz söylerdi. Ancak, yanlışları belirlediğinde söylerdi, doğruları da söyler, tartışırdı. Bir güzel söz vardır; eğitimciler kullanır. "Yazarsak öğrenirim, görürsem hatırlarım, yaparsam öğrenirim". Nusret Fişek de ek olarak tartışırsam olgunlaşırım derdi. Objektif olduğu için, bilgiye dayanan güveni, bu sayede de profesyonelliğini yansıtan temel bir özelliğiydi. Birikimlerinden sentez yapması ve araştırmacılığı, bir yönetici için en önemli özellikler sanırım. Ayrıca bunları da çalışanlar ile paylaşması bizi geliştiren özel bir değerdi.

Bir arkadaşının yazısında "Çok iyi bir araştırmacıydı. Öğrendiği her şeyi paylaşıp öğretmeye çalışırdı. Bu onun için bir sanat ya da ibadet gibi bir şeydi" ifadesi onun bu özelliğini açık olarak tanımlıyor. Gerçekten bir yazıyı defalarca getirip gösterebilirdiniz ve her defasında da düzeltip daha iyi olması için önerilerini iletirdi.

Bir yönetici olarak kendini "İdarede hizmet, selahiyet ve mesuliyetin tamamen dağıtılması ve herkese uygun prensip ve kararlar çerçevesinde müstakil hareket etmesi esasını kabul edenlerdenim" sözleriyle tanımlamış. İfadeye dikkat edersek, "Ben bunu kabul ederim" şeklinde ben merkezli değil, sıradan biri olarak bazı özelliklerini sıralamış. Bu özellikler bağımsız (müstakil) hareket etmeleri konusunda çalışanlarına verdiği donanım ve güvenin kanıtları olarak görülebilir.

Gücünü sergilemek yerine tevazu göstermek sizi ona bağlayan bir başka yöneticilik özelliğidir. Mesela kapıdan birlikte geçerken size özen gösterirdi. Bir kez eğitime gitmek için elimde bir hela maketi ile yanında pervazı olmayan bir merdivenden çıkıyordum. Elimden maketi almak için ısrarcı oldu. Çelimsiz gençlik halimle düşebileceğimi düşünmüştü. Asistanının bir yükünü taşımayı akıl eden bir "hoca" yapısı alışılmış bir özellik değil yöneticilerimiz için.

Politika yapıcı

Bir başka önemli özellik politika yapıcılığıdır. Sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi yasasında biraz önce saydığımız sosyal hekimlik ilkelerinin tümü var.

Hizmetler
Herkese
Aşağıdan yukarıya örgütlenerek
Ülke olanaklarına göre
Tedavide ayakta-evde-hastanede bütünlükle
Ekiple
Hizmet içi eğitimin sürekliliğinde verilmekte.

Uygulandığında hem nüfus hem de çalışanlar için rahatlıkla kullanılabilecek bir sistem. Bu konuda Prof.Dr.Cevat Geray yasa çıktığı dönemde "Yasa budanmamış ve yozlaşmamış yönüyle toplum katılımı ve kalkınması, hizmetin bireye sunulması, belli önceliklere göre yoğun bir iletişim ve bilgi akışı içinde çalışmalarla tek elden yürütülen çağdaş kamu yönetim ve politikalarını öngörür" sözleriyle görüşünü paylaşmıştı.

Bu ilkeler aradan 45 yıl geçmesine karşın şu anda bile geçerli.

Nusret Fişekle ilgili olarak daha çok konuşabiliriz ama zaman sona erdi. Özetlersem, Nusret Fişek'i değerli bir eğitimci, örnek bir yönetici ve temeli bilgiye dayanan, gerekçeli, geçerli politikalar üreten ve savunan bir güçlü insan olarak size tanıtmak istedim.

Bu güzel anıları da paylaşma fırsatı verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum.



43

Prof.Dr.Ayşe Baysal

Mezarbaşı Konuşmasından Anılara...

(3 Kasım 2004)

Prof.Dr.Nusret Fişek'i, bizden ayrılışının 14.yılında anmak için toplandık. İçinizde en deneyimli olmam nedeniyle kısa bir konuşma yapmam istendi. Prof.Dr.Nusret Fişek hocamızın bence en belirgin niteliği halkçı, devrimci ve akılcı olmasıydı. Hocamızın bu nitelikleriyle halkımızın sağlığının korunması , geliştirilmesi ve dolayısıyla refah düzeyinin yükselmesi için çalıştı.

Hocayı ilk kez 1965 yılı sonlarında Ankara Hıfzıssıhha Okulu'nda yapmış olduğu bir konuşma sırasında tanıdım. ABD'de doktora öğrenimimi tamamlayıp yurda dönmüş; Hıfzıssıhha Okulu'nda beslenme uzmanı olarak göreve başlamıştım. Hıfzıssıhha Okulu, hocamızın gayretleriyle toplumumuz sağlık sorunlarını araştıran, sorunlara çözüm arayan ve sağlık çalışanlarının sürekli eğitimini sağlayan bir Kurum haline getirilmişti. Sağlık sorunlarının tek başına hekim tarafından çözülemeyeceğini bildiğinden bu Kuruma sosyal bilimlerden arkadaşlarla birlikte beslenme bilimcisi olarak benimde görev almama olanak sağlamıştı. Hocamızın Sağlık Bakanlığı'ndaki görevinden ayrılışı nedeniyle yaptığı o konuşmada söyledikleri "Dere mecrasında akıyor, bazıları bunun önüne bentler yaparak geri çevirmeye çalışsalar da, er veya geç, dere doğru yönde akmaya devam edecektir" sözlerini hiç unutmadım. Hocamız bu sözleriyle, sağlıkta yaptığı devrimin tüm engellemelere karşı sürmesi gerektiğini ve bizleri o yönde çalışmamızın önemini belirtmişti. Evet hocamızın sağlık hizmetini insanın hasta olduktan sonra yüklü harcamalarla iyileşmesini öngören bir sistemden, hastalık yapan etmenleri ortadan kaldırarak sağlığın korunması geliştirilmesine dönüşümünü sağlayan devrimi gerçekleştirmeye çalışmıştı. Bu dönüşüm en başta halktan,kendi sorunlarını,nedenleriyle bilmesi ve bilimin ışığında kendi olanaklarını harekete geçirmesiyle gerçekleşirdi. Başka bir deyişle, taassubun karanlığında yaşayan halkın ayağına götürülen sağlık hizmetiyle aydınlanması demekti bu dönüşüm.

Prof.Fişek'in sağlıkta yaptığı bu devrim, daha önce Atatürk'ün fikirlerini yaşama geçiren Hasan Ali Yücel ve Hakkı Tonguç'un, eğitimde yaptıklarının bir benzeriydi. Ben bu iki eğitim devrimcisini kişisel olarak tanıma fırsatı bulamama karşın, Prof.Fişek'i yakından tanıma olanağı bulmam, bana çok şey kazandırdı. Hacettepe Üniversitesi 1960'ların sonunda bilimi ve insanı her şeyin üstünde tutan, demokratik ve yenilikçi bir üniversite örneğiydi. Üniversitenin yönetiminde yöneticiler kadar öğretim elemanları ve öğrencilerin de katkısını sağlamak için "Üniversite Konseyleri" kurulmuştu ve bunun başında Prof.Fişek bulunuyordu. Üniversiteyi ilgilendiren tüm sorunlar öğretim elemanları ve öğrenci temsilcilerinin oluşturduğu bu konseyde görüşülür; alınan kararlar, uygulanması için yönetime sunulurdu. Konsey toplantılarının birinde, yetenekli, fakat olanakları sınırlı öğrencilere burs verme konusu görüşülüyordu. Burs için seçim yapılırken, şeffaflığı sağlamak için, burs verilmek üzere seçilen öğrencilerin listesinin hazırlanarak belirli yerlere asılmasını, itirazların bildirilmesini, ona göre listenin tekrar gözden geçirilmesini teklif etmiştim. Konseydeki öğrencilerden biri, "öğrencilerin, yoksulluklarının ilan edilmesinin onların onurlarını zedeleyeceği" sözlerine, Hocanın verdiği , "Öğrenci arkadaşımla aynı görüşte değilim. Onları emeğiyle kıt kanaat geçindiren ailesinin yoksulluğunda öğrenci niye utansın?! Asıl utanması gereken biri varsa, o da, acaba ailem hangi yöntemle zangin oldu diye kendini sorgulaması gerekenlerdir" yanıtını hiç unutamam. Bunu ancak emeğin kutsallığına inanan, zengini değil yoksulu seven bir kişi söyleyebilirdi.

Tıp ağırlıklı Hacettepe'de henüz hekim dışındaki hiç kimse doçentliğe yükseltilmemişti. Hocamıza doçentliğe başvurmak istediğimi söyleyince bana, "Doçentlik süreci, öyle bir şey ki mükemmel bir tez hazırlarsın, jürinin canı istemezse geri çevrilirsin; isterse, gelişigüzel bir şey yazsan bile doçent olursun" sözleri, akademik yükseltmelerdeki çarpıklığı çok güzel açıklamıştı. Doçentliğim onaylandıktan sonra, bir konuşma sırasında Hoca, "12 tez okudum, en iyisi Ayşe'ninki idi" dediğinde, ben "Hocam beni onurlandırmak için böyle söylüyorsunuz, daha iyisi olabilirdi" diye yanıtlamıştım sözlerini. Bu sözlerimin üzerine Hoca,"Dikkat et, senin tezin mükemmeldi demedim, okuduklarımın içinde en iyisiydi dedim" sözleri bilim etiğine inancın en iyi örneğiydi. Doçentlik sınavına girmeden, özgeçmişimi hazırlarken Hocaya "Hocam, özgeçmişime acaba Köy Enstitüsü mezunu olduğumu yazmam sakıncalı olur mu?" diye sorduğumda, "Seni o kurumlar yetiştirdi; köy enstitülü olma onurunu daima taşımalısın" sözleri onun halkçı kişiliğinin en güzel kanıtıydı. Ben de hep öyle yaptım.

Prof.Fişek, insan yaşamında, dogmatik görüşlerin değil, bilimin esas alınmasına öncelik vermişti. Bunu nüfus planlaması alanında yaptığı çalışmalarla göstermiştir. Halkımızın çocuk sağlığı konusunda, "Allah verdi, Allah aldı" kaderci görüşünün, yeterli sayıda çocuk sahibi olma, sağlık hizmetine kolay ulaşabilme ve sağlığı bozan etkenleri önleyecek şekilde bilinçlenme ile, hastalık ve ölümlerin büyük ölçüde önlenebileceği bir sisteme dönüşmesine önderlik etmiştir Prof.Fişek.

Hocamın öğretilerini çalışma yaşamım boyunca uygulamaya çalıştım. Bizden sonra gelenlerin de Hocamızın koyduğu ilkeler doğrultusunda yürüyeceklerine inanıyorum. Çünkü bizi Prof.Nusret Fişek, biz de onları yetiştirdik. Bu inançla hocamızı saygıyla anıyoruz.



44

Prof.Dr.Feride Aksu

MEZARBAŞI KONUŞMASI

(3 Kasım 2008)

Merhaba. Çok zor bir görev verildi bana. Sevgili hocamızın ardından ona dair konuşmak, onu ve değerlerini belki de onu en iyi bilenlere anlatmak.

Onu ilk kez 1977'de İzmir'de, izmir ve Ankara Tabip Odaları'nca düzenlenen bir sağlık kongresinde tanımıştım. Sağlığı belirleyen sosyal etmenlerin öneminin tartışıldığı, eşitsizliklerin nedenlerinin sorgulandığı, kamusal sağlık hizmetlerinin gerekliliğinin vurgulandığı bir kongreydi. Nusret Haca, 18 yaşımın algısıyla, kocaman, saygın, erişilmez birisiydi. Ama bu etkiyi oluşturan birikimin farkında değildim o zaman.

Birkaç yıl sonraydı, sanırım postadan bir kitap geldi adıma. Toplum Hekimliğinin yirmi yılını anlatan bir kitap, o kocaman adam, "Değerli Meslektaşıma" diyerek imzalamıştı. Meslektaşı ben miydim o kocaman adamın? Geriye dönüp baktığımda, gençleri adam etmenin yolunun onları adam yerine koymaktan geçtiğini o gün anlamaya başladığımı sanıyorum.

Bir kuşağın, Cumhuriyet döneminin genç, dinamik, devrimci insanlarından biri Nusret Hoca. 1933 Üniversite reformunun biçimlediği, felsefe eğitimiyle zenginleşen bir yaşam görüşüne, temel bilimlerin biyokimya, mikrobiyoloji gibi alanlarıyla temelleri atılan, halk sağlığı ile zenginleşen bütünlüklü bir bilimsel yöntem anlayışının eklenmesiyle eşine az rastlanır bir bilimsel birikime erişmiş. Buna çağını ve koşullarını iyi analiz eden, öngörülü yaklaşımını ekleyince çeşitli alanlardaki sonsuz üretkenliği ortaya çıkmış.

Refik Saydam Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü Aşı ve Kontrol Laboratuvarı Şefliği, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı Müsteşarlığı gibi bir halk sağlıkçı için yaşamsal deneyimler kazandıracak ve çock değerli hizmetler üretilecek yerlerde görev yapmış olması tesadüf olmamalı. Kamusal, bütünlüklü birinci basamak sağlık hizmetlerinin temelini oluşturan 224 sayılı "Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun"un mimarı olmasının, Toplum Hekimliği ve Nüfus Etüdleri Enstitülerinin kurulmasına öncülük etmesinin, bu kurumlarda onlarca donanımlı bilim insanının yetişmesinin önünü açmasının, Türkiye Nüfus Sağlık araştırmasının başlatılmasına ve sürdürülmesine emek vermesinin, aile planlaması hizmetlerine öncülük etmesinin tesadüf olmadığı gibi.

Bilimi sadece teknik bir alan olarak görmediğini biliyoruz. Bilgi birikiminin, insanlığın yararına kullanılmasının yanında olduğunu da. Ölüme karşı yaşam hakkını, yaşam hakkının savunulması adına iyi hekimlik değerlerini öne çıkardığını ve bunu da ülkenin en karanlık, zulüm ve baskının kol gezdiği, insan haklarına her şeyden çok gereksinim duyulan günlerinde yaptığını biliyoruz. Ölüm cezasına, işkenceye karşı onurlu bir meslek örgütü mücadelesi yürüttüğünü, en zorlu günlerde Türki Tabipleri Birliği'nin başkanlığını yaptığını. TTB'nin kendi içinde kurumsallaşmasında, yürüttüğü faaliyetlerle etkinliğinin ve saygınlığının artmasında, diğer sağlık meslek birlikleri ile birlikte ülkenin demokratikleşmesi için verilen mücadele sürecinde etkin ve öncü bir rol üstlenmesindeki katkılarını.

Eminim hocayı benden iyi tanıyan değerli büyükleri eksik anlattığımı düşüneceklerdir. Eksiğim varsa bağışlayın. Aslında yapmak istediğim bu nisyan ile malul olmuş insan hafızasının her şeyi unutmadığını ifade etmeye çabalamaktı. Nusret hocanın yaptıklarının, ürettiklerinin yolumuzu aydınlattığını, bize ışık tuttuğunu ifade edebilmekti.

Hocam... 18 yaşımın algısı hiç değişmedi, yine kocaman ve saygın ve erişilmez birisiniz gözümde. Ancak bir şey farklılaştı, belki ben de yaşlanmaya başladığım içindir; anladım ki, o kocaman adam içinde bir çocuk yüreği taşırmış. Ve o hiç yaşlanmayan yürekteymiş coşkunun, üretkenliğin, mücadeleciliğin tılsımı. Işıklı ve sevecen bakan gözlerinizden bunu daha erken anlamalıydım, ama 18 yaşın acemiliğine verin. Işıklar içinde uyuyun. Saygılarımla.


45

Dr.Burhan Topal

MEZARBAŞI KONUŞMASI

(3 Kasım 2008)

Değerli katılımcılar, ben 28 yıldır Ankara içinde "Tam Gün" muayenehanede çalışan çocuk doktoruyum.

Hocamı 1971 yılında, Hacettepe Tıp Fakültesi'ndeki   "Toplum Hekimliği" derslerinde tanıdım . Hekimlik ve Toplum Hekimliği Felsefesi ile ilgili ilk bilgileri diğer sınıf arkadaşlarımız gibi ben de ondan öğrendim. 1976 da mezun olduktan sonra , "hocam ben Pediatride ihtisasa başladım" dediğimde , gözleri parlamıştı." Toplum Hekimliği  Felsefesi ile çok şeyler yapabilirsin" demişti.

1980 de uzmanlık eğitimim bitince kendisini ziyarete gittim  ve " hocam ben tam gün muayenehane açmaya karar verdim "  dediğimde durgunlaştı.  Muayenehanelere ve özel hekimliğe sıcak bakmayan bir insan olarak bu duruma üzülmüştü. Ben de mahzunlaşmıştım. (Öğrenci iken anfilerde ve köy stajlarında söyledikleri kulaklarımdaydı: Hacettepeli doktorlar muayenehane açsa diğer doktorlar aç kalır; doğru olan  ya tam gün hastanede ya da tam gün muayenehanede  hekimlik yapmaktır, ayrıca sağlık hizmetinde önemli olan örgütlü olabilmektir, serbest hekimlik, örgütlülüğe en az elverişli olan yöntemdir. gibi .) 

Düşüncelere daldım.  Sessizliği hoca bozdu: "Sana çay getireyim , ben de içerim. " Hatırladığım kadarı ile bana  o anda söyledikleri şunlardı:

1. "Hekimlik her yerde aynidir. Düzgün yapıldığında , insanlığa büyük hizmettir. Namuslu çalışan doktor , nerede çalışırsa çalışsın  aç kalmaz;  belki çok zengin olmaz ama sosyal ve ruhsal doyuma ulaşır. Asla ayartılamaz ve satın alınamaz.  Özel muayenehanede de "Toplum Hekimliği" felsefesini uygulamak mümkündür. pekçok şey yapabilirsin.

2. Hasta  kayıt sistemini düzgün olarak tutarsın, anne baba akrabalığını her hastaya sorarsın; bu fırsatta akraba evliliğinin sakıncalarını    söylersin, bu arada aile planlamasını da anlatırsın. (Aileler çok izahat yapan doktora itiraz etmezler.)

3. Hastaya başlarken ve muayene sonunda ellerini muhakkak yıkarsın,  , hepatit ,tifo ve diğer pek çok    enfeksiyon hastalığını,  bu şekilde önlenebileceğini ailelere anlatırsın. ( özellikle "muayeneden önce ellerimi sabunla yıkamam lazım"   diyerek vurgularsın. )

4. Otit ,tonsillit, akciğer enfeksiyonu, döküntülü hastalıklar,sinüzit , gastroenterit, parazitoz, üriner enfeksiyonlar sana sıklıkla        başvurabilecek  hastalıklardır,  tedavi sonrası hastaları kontrola çağırırsın; bu hastalıkları her doktorun tedavi edebileceğini ama   doktorun esas görevi ve amacının,  bu hastalıkların tekrarlamasını önlemek olduğunu anlatırsın, tedbirlerini  söylersin.

5.Parazitoz  tedavisini her doktor bilir ama korunmasını ve önlenmesini  her doktor vakit ayırıp hastaya anlatmaz; sen anlatırsın.

6. Serbest hekimlik uzun soluklu bir iştir. Telefonun 24 saat  açık olmak zorundadır, hasta seni evine çağırdığında gitmek zorundasın,   gazete muhabirinin, heyecanla haber peşinde koşması gibi şevkle ,hastanın derdine çare, problemine çözüm getirmek zorundasın.

7. Aşılar yaparsın; biliyorsun,  koruyucu hekimliğin en önemli kısmıdır. Kızamık, difteri, tetanoz, polio gibi hastalıkların ,   aşılanmamış  çocuklarda neler yapabileceğini anlatırsın.

8. Ayni zamanda sağlam çocuğa   yönelik beslenme önerilerinde bulunursun.

Bütün bunlar serbest hekimin kendi ofisinde yapabileceği şeylerdir.

  Sevgili hocam yıllar önce Türkiye'de en mühim problem ,"Su ve Lağım problemidir" demiştiniz; yine ayni problem devam ediyor .Yıllar önce "Koruyucu hekimlik   , insan sağlığı için,  tedavi edici hekimliğin kat kat üzerinde bir değerdedir"   demiştiniz, gene ayni konuyu tartışmaya devam ediyoruz.

Ne yazıkki memleketi idare eden siyaset adamları bunun tersini yapmaya devam etmekteler, Tedavi edici hekimlik harcamaları en az on misli arttı.  Herşeye rağmen "Toplum Hekimliği Felsefesi" ayakta kaldı. Dünya Ekonomik Krizi başlayınca nasıl ki "Marks" ın fikirleri ve kitapları yeniden gündeme oturdu;  önümüzdeki yıllarda, ülkemize yerleştirilmeye çalışılan "sağlıkta dönüşüm" adı verilen sistem çökecek ; "Nusret Fişek ve öğretileri" yeniden gündeme yerleşecektir.

  Ben bu inançtayım.

  Hepinize saygılar sunarım.



46

Günal Saruhan

DERS

(Mayıs 2001)

Hacettepe'den Prof.Dr.Nusret Fişek, Prof.Dr.Şeref Zileli, Prof.Dr.Hüsnü A.Göksel geçti. Derin izler bırakarak.

 1965-1997 yılları arasında 32 yıl, Hacettepe Üniversitesi Ders Araçları Servisi'nde teknisyen olarak çalıştım. Bu sürede onbinlerce öğrenci ve binlerce öğretim üyesi ile tanıştım. Bir çok dersi en az otuz kez dinledim. Ancak bu derslerde öğrendiklerimden daha fazlasını, ders aralarında, bu saygıdeğer hocalardan öğrendim. Her üçünün de, farklı zamanlarda ve yerlerde olmalarına rağmen bir konuda benzer biçimde davrandıklarını gözledim.

 Toplantı ve seminerlerde ders araları verilirdi. Bu aralarda çayçı çay getirir, ikrama hocalardan başlardı. Bu üç hoca da sanki birbiriyle anlaşmış, daha önceden kararlaştırmış gibi benzer bir davranış göstererek, ayağa kalkar, seminer odasında slayt cihazının başında görev yapan teknisyeni göstererek çayın önce ona verilmesini isterdi.

 Çayın önce alınması, sonra alınması özende bir şey değiştirmiyordu. Ancak bu davranışla genç arkadaşlara bir mesaj verildiğini düşünüyorum: Alçak gönüllü olun. İnsanlara saygılı olun. Sizden alt kademedekileri küçümsemeyin. Onların emeğini önemseyin.

 Prof.Fişek'in, Prof.Zileli'nin ve Prof.Göksel'in öğrencilerinin, üniversiteden yalnız bilgiyle donanmış olarak değil, bu hocaların davranışlarından da çok şey öğrenmiş olarak ayrıldıklarını da düşünüyorum. Zaten "öğretmenlik" de bu değil mi?



47

Prof.Dr.Yücel Tanyeri

BİR BAHARIN SONU...

(12 Şubat 2008)

2004 yılı Ekim ayı sonunda bir Pazar günü Ankara'da idim.

Pastırma yazı dedikleri, bahardan kalma bir sonbahar günü...

Güneş insanın içini ısıtıyor, yaşam şevki veriyor.

Bu güzel günde geçmişi yaşamak amacıyla kentin batısına doğru yola çıkıyorum.

Erdal Akalın ile 1967 yılı kış günlerinde Toplum Hekimliği Stajı yaptığımız Ergazi'nin önünden geçiyorum.

35 yıl önce Sağlık Ocağında geceleri Gaz Lambası ışığında çalıştığımız, geniş kıraç topraklar üzerindeki minik okulunda araştırma yaptığımız çocukları, düz damlı, kerpiç köy evlerini ara ki bulasın. Yerinde sanayi tesisleri yapılmış. Tek bir anı izine rastlamak artık olanaksız...

Ucube, insanın içine korku salan büyük büyük yapılar.

Başkentin yakınında her şeyden habersiz gariban köylüler hala oralarda mı belirsiz...

Üzerinde araştırmalar yaptığımız çocuklar herhalde 40'larını geçmiş, toruna torbaya karışmış olsalar gerek...

Yol üzerinde Etimesgut'u, Pınar ve Yücel Atakent'in çalıştıkları Sincan'ı, Yenikent'i geçiyoruz.

35 yıl önceki görüntülerden eser yok!...

Buralar kocaman kocaman Kentlere dönüşmüş. Tümü yeni, tümü modern apartmanlar.

Bura halkının hala sağlık kartları var mı, kayıtları düzenli tutuluyor mu çok merak ediyorum.

Beypazarı'na doğru seyrederken sağa kıvrılıp Ortabereket'e gidiyorum.

Önce Başbereket'i solumda bırakıyorum. Yol kenarındaki söğüt ağaçları kocaman olmuş.

Asfalt yolda ilerleyip, Ortabereket'e ulaşıyorum.

70'li yılların başında Elektrik getirmek için çok uğraşıp başaramadığımız Ortabereket değişmiş.

35 yıl önce bir senemizi geçirdiğimiz ışıksız, soğuk ortam kaybolmuş. Dublex, triplex villalar. Çatıları shingel'li, duvarları plastik giydirme kaplı, Amerikan tipi villalar sağa sola düzensiz yerleşmişler. Bir zamanlar elektrik olmayan yerlere yüksek direkli havaî elektrik hatları dikilmiş. Köyün içinde Supermarket var. Olacak şey değil.

Sağlık Ocağı kapalı. Muhtemelen çalışmıyor.

Bir yılımızı geçirdiğimiz Lojman terkedilmiş, metruk halde.

Duvarları çatlamış. İçi harabeye dönmüş. Terkedilmiş somyalar, bacağı kırık sandalyeler...

Kim bilir hangi son köy hekimi evinin kalıntıları.

Bizim zamanımızda bahçedeki minik çamlar devasa ağaçlara dönüşmüş.

Sonbahar yaprakları yerde nazlı nazlı uçuşuyorlar.

İçimi hüzün kaplıyor. Ayrılıyorum.

Yolda düşleri, idealleriyle Nusret Hocamızı hatırlıyorum.

Sevinç Bey'i, İsmail Topuzoğlu'nu anıyorum...

Bir düşün sonunu düşünüyorum.

35 yıl sonra gelinen noktaya bakıyorum.

Başlangıçtaki şevkim gidiyor, yerini sonbahar hüznüne bırakarak...

Karmaşık duygularla ayrılıyorum.

Üzülüyorum.



48

Prof.Dr.Cevat Geray

Bireyin Gücü

Çalışma Ortamı Sayı:51, Temmuz Ağustos 2000

Çağdaş akımlar, görüşler, büyük ölçüde de bireyin artık toplumda odak noktası olduğunu gösteriyor. Ama hangi birey ? Onun ilk adımını atmak gerekiyor. Ben, bireyin daha çok özgür ve bilinçli birey olarak konumlanmasını uygun görüyorum. O zaman da, bu bireyi tek başına ele almak değil,ş onun içinde bulunduğu küme, katman, sınıf ve daha geniş toplum ortamları içinde bireyi güçlü kılma ya da onun özgürleşmesini, bilinçliliğe ulaşmasını kastediyorum. Gerçekten bu çok önemli. Biz demokrasiyi aslında yaşayamıyoruz; çünkü bizler, demokrasinin gerektirdiği özgür ve bilinçli bireyleri yaratamadık. Yoksa bireyler güçlü olmalıdır ? Ama nerede, ne yaparken güçlü olmalı. Başkalarına zarar verirken, toplumu yanlış yerlere götürürken güçlü olmaları değil. Bilimle donanmış olması önemli, insanlığın toplumun yararına beynini kullanması önemli. İkincisi , usunu kullanıyor olması çok önemli. Bireyin kul, uyruk olmaktan çıkıp, demokratik toplumun bir üyesi olarak ele alınması gerekir. Bu toplum içindir ki beriyein özgürlüğü söz konusudur. Vaktiyle, bu özgürlükleri tanımlarken Bahri Savcı ve Muammer Aksoy, kamu özgürlükleri deyimini kullanırlardı. Devletin özgürlüğü değildi, kamu işyerinde bireyin rolünü alması ve o özgür,lükleri kullanması. Mümtaz Soysal da aynı görüşteydi, şimdi de yazılarıyla bunu gösteriyor.Tabii ki birey değil de, özgür bireyden yana olduğu için, aydınlanmadan yana olduğu için, karanlıklar güçler, Muammer Aksoy'u, Uğur Mumcu'yu, sevgili Ahmet Taner Kışlalı'yı öldürdüler.

Özgürleşmiş birey, bilinçlenmiş birey, kul olmaktan kurtulmuş yurttaş ve kenttaş olmuş birey önemli bizim açımızadan. O zaman bu birey, usunu kullanırken, toplumsal yaşama bilinçle katılması önemli. Aziz ağabey, "toplumun %60'ı aptaldır" derken, gerçekte bunların daha yurttaş olmadıklarını, birey olmadıklarını kastettiğini, sonradan,, birçok özel konuşmalarımızda açıklamıştı. Onun için, bizim akıllı olmamız gerekiyor; aklımızı kullanmamız gerekiyor; ama bunu yaparken tabii ki örgütlü biçimde bir araya gelmemiz gerekiyor. Bakın şimdi sevgili Nusret Fişek'in Vakıf içinde şurada bizleri toplaması, bir vakıfta yaşıyor olması, örnek oluşturuyor. Bu örneklik, bu bilinçlilik, bu duyarlılık, eğer toplum yararını, kendi yaşamından üstün tuttuysa ve bunun gereklerini yerine getiren kurumsallaşmalara gittiyse ve kurumlara sahip çıktıysa, o zaman yaşıyor. Güçlü kişiler böyle yaşıyor. Herkes bir Nusret Fişek olamaz; ama hiç değilse Cumhuriyetin istediği demokratik, laik, sosyal hukuk devletinin istediği demokrat bireyler olmalı. Ayrıca kurumlar da çok önemli.

Bu bağlamda Nüfus Etüdleri Enstitüsü'nü kurduğu zaman, bunu herkes nüfus biliminde bir gelişme olarak değerlendirdi. Halbuki nüfusbilim çerçevesinde kurumsallaşırken, doğrusu eğitime çok önem veriyordu. İnanır mısınız, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etüdleri Enstitüsü'nde, Köy Enstitülerine ve Köy Enstitülülere sahip çıkıyordu. Orada emek veren Köy Enstitülerinde yetişmiş nice kişiler arasında, başta Mustafa Üstündağ, hatta sonradan TÖS Başkanlığı da yapan Feyzullah Ertuğrul'lar, Cahit Alican'lar gibi adları sayabiliyorum. Biz onlarla Nüfus Etüdleri çerçevesinde bir araya gelirdik, orada bir çok iş yapıldı. Yani toplum kalkınması, köy kalkınması olayını, Köy Enstitülerinin bu konuda bireyleri güçlendirme, etkin kılmada, eğitimin bir güçlü araç olduğunu, bir silah olduğunu gördüğü ve bildiği içinii o insanlar orada vardı ve öyle olmuşlardır. Hatta bir yazı yarışması yapıldı ve köy kalkınma önderi seçildi. Çayırhan'da kooperatif önderliği yapan bir öğretmen, Halil Durukan önder seçilmişti. Durukan, Köy Enstitülerinden yetişmiş ve güçlü olmanın yolunun bu olduğunu kanıtlamış; köydeki çıkar kavgalarını aşmıştı. Özetle eğitimin büyük ölçüde insanı özgür kıldığını anlatmak istiyorum.

İşte eğitim kurumu olarak Köy Enstitüleri, böylesi bireyleri yetiştirmede çok önemli bir araçtı. Tabii Halkevlerini de örnek verebiliriz. Ama, Halkevlerinde, o zaman tek parti olan CHP'nin bir yanlışlığı olmuştu. Dil Kurumu, Tarih Kurumu gibi bağımsız, özerk dernek statüsünde değil, CHP ile organiz bağ içinde kurmuştu. Halkevleri de insanları ayadınlatma, bireyi yaratma, doğrultusunda önemli bir kurum olmuştur. Daha başka kurumlar da vardır.Ayrıntıya girmiyorum. Ama bizim yaştakiler hep Halkevlerinden, Halkodalarından büyük ölçüde yararlanmışlardır. Kitaplıklardan olsun, spor salonlarından olsun, tiyatro etkinliklerinden olsun yararlanmışlardır.

Anımsıyorum, Eminönü Halkevinde münazaralar yapılırdı. Biz de yatılı öğrenci olarak haftada bir gün çıkıyoruz, bilet alamıyoruz. O münazaralar girebilmek için, Halkevi yöneticisiyle, Şevket Evliyagil'le tartıştım: "Biz yatılı öğrenciyiz, bizi nasıl dışarıda bırakıyorsunuz?" diye dayatmalarım oldu. Şevket Evliyagil ile daha sonra Basın Yayın Yüksek Okulu'nda çok iyi dost olduk.

Özetle kurumlar, bize aydınlanma odakları olarak çok şey kazandırdı. Ama demokrasiyi, karşı devrim olarak kullanmak isteyen birtakım politikacıların açıkça söyleyemeden, gizli kapaklı, çok partili döneme geçtikten sonra bizi aldatmalarıyla bugüne dek geldik. Bugün yaşadığımız şeyler aslında, o bireyin gerçek yurttaş ve kenttaş olmasını istemeyenlerin, karşı devrimcilerin iktidara gelmesiyle ortaya çıktı. Burada karşı devrici deyimiyle, aklını kullanamayan, kendisine sunulanı en doğru olarak benimseyen ve işleri politikacılara havale edip, "bir kez seçtik" diye bir yurttaş tipinden sözediyorum. Halbuki haklarına sahip çıkan bireylere gereksinmemiz açık. Haklarına sahip çıkmanın çeşitli yolları var. Aldığımız, eğitimimizde ne gibi haklarımız olduğunu hepimiz biliyoruz. Ama bu haklara sahip çıkmasını öğrenemiyoruz. Eğitimimiz, o yolda bireyimizi güçlendirmiyor, bireyleri yetiştirmiyor. Bu bağlamda, eyleme dönüşmeyen bilgilerle kafamız dolu. Bir şeyi bilmek, insan hakları açısından yetmiyor. O insan haklarını kullanabilmenin gereklerini yerine getirme anlamında eylem koymayı kastediyorum. Biz hafız gibi ezberliyoruz. Anayasayı, İnsan Hakları Evrensel Demeci'ni ....Peki ama bu hakları hergün çiğneyenler var. Kişi olarak, örgüt olarak, dernek olarak en kutsal olan yaşam hakkımızı alanlara karşı çıkarak birtakım şeyler yapamıyoruz. Bunlara karşı bir demokratikleşme, örgütlenme için güçbirliği yapamıyoruz. Çok partili düzene geçince bizler, demokrasiye geçtik sandık. Hatta Duverger gibi siyasal parti, demokrasi kuramlarında çok ünlü olan bilim adamları, bunu gerçekten övmüşlerdir. Doğrusu da bu, övülecek bir şey; tek partili düzenden çok partili düzene geçiş. Ama demokrasi, gerçekten de demokrasinin gerektirdiği biçimde davranan, aklını kullanabilen ve gereken tepkileri, tavırları koyan özgür, bilinçli, bireyi yetiştirme fırsatını kaçırdık.

Bütün bunlar gösterdi ki, demokratikleşme doğrultusundaki savışımımızı etkili kılmak, örgütlü olmak ve elele vermek zorundayız. Başka çözüm yok. Çok partili rejime geçmek, yalnızca seçimden seçime oy vermek yetmiyor; katılımcı bir anlayış içerisinde, bireyleri etkin, güçlü konuma getirmek gerek. Toplum olarak birtakım ortak sorunlarımız var. Bu sorunları çözmede ortak hareket edebilme alışkanlığını, gücünü kazanmak gibi gereğini vurgulamakla yetiniyorum.

Bir de sivil toplum örgütçülüğü var işin içinde. Hani bizim birey olarak, etkin bireyler olarak bu sivil toplum örgütleri içinde etkinlik göstermeliyiz.Kimi sivil toplum örgütleri de kamusal alanda kendilerini daha etkin kılarak, kendi istekleri doğrultusunda toplumda kararlar alınmasını, siyasal süreçleri etkilemeyi başardıklarını gözlemliyoruz. O zaman, sivil toplum örgütlri konusunda da devletçe benimsenen ya da desteklenenleri bir yana itmeliyiz. Devletten belli konularda yardım alan sivil toplum örgütleri de var. Demek ki, bağımsızlık ve özerklik, bu sivil toplum örgütlerinde temel nitelik olmalıdır. İşte biz bireyler olarak daha çok demokratik, özgür, bağımsız çalışan örgütlenmeler içinde kendimizi ve bireyleri güçlü kılma yoluna gitmekten başka bir çözüm yok. Bunu yaparken de, tabii herhalde işimiz çok zor. 8 yıllık eğitim ile öğretim birliği ilkesini yeniden yaşama geçirmek için çok önemli adım atılmıştı. Görüyorsunuz geçenlerde ulusalcı olduğunu söyleyen partilerin oluşturduğu Meclis, hemen bir geri adım atmıştır. Küçücük çocukların beynini din eğitimi adı altında yıkamaya izni çıkmıştır. Bunun karşısında okulların sesleri duyulmuyor. Yazık ki, bu açıdan güçlü, etkili bilinçli kenttaşlarla işbirliği yapmak yerine, çıkar ortaklıkları kurarak, imar yolsuzluklarını birlikte yapıyorları. Son depremde de bunun sonuçlarını görüyoruz. Yalnızca yerel yönetimler değil, siyaset adamları bence tek tek almak yerine, hepsini suçlamak gerekiyor. Çünkü insanlar biraraya toplanmıyorlar; binaların denetimini gereken şekilde yapmıyoruz. Bireyler de bilinçli olarak bu konuda daha "Acaba burası yuşamak için elverişli bir yer mi? Doğrusu bu açıdan da yine bilinçli, bilgili insanları yetişmik konusunda hepimize iş düşüyor. Yalnızca üniversite hocaları olarak rol almak değil, hepimizin elbirliğiyle çalışmak , doğrultusunda çaba göstermek zorundayız.



49

Prof.Dr. Nazmi Zengin

Kurban Edilmenin Kolaylığı

(27 Aralık2009)

Ayrıntı ile uğraşırken bütünü kaybediyoruz. Ama ayrıntılar da önemli değil mi? Somut olayları değerlendirip bu olaylardaki mağduriyetleri, adaletsizlikleri, etik dışılıkları tartışmazsak herşeyi çözdüğüne inandığımız sistemleri nasıl nasıl kuracağız ya da kurulu sistemlerin aksayan yönlerini nasıl belirleyeceğiz? İdeal olduğuna inandığımız sistemleri sömürenlerin hakkından nasıl geleceğiz ya da bu teoride çok güzel olan sistemlerin uygulamaya geçince ortaya çıkan aksak yönleri nedeniyle mağdur olanları sistem karşıtı olarak algılayıp onların seslerine kulak tıkamaktan nasıl uzak duracağız? "Sağlıkta Dönüşüm Programı" kuşkusuz sağlık alanında bizce iyi olan bir çok şeyi kökünden değiştirmeyi amaçlamaktadır ve buna hepimiz olabildiğince karşı çıkıyoruz ama unutmayalım "Sağlıkta Dönüşüm Programı" öncesi de güllük gülistanlık değildi ve siyasi iktidarlar bu alanda neredeyse hiç bir şey yap(a)mıyorlardı. Dolayısıyla 2002 öncesini kutsamanın hiç bir haklı gerekçesi olduğunu sanmıyorum.

Nusret Fişek Hoca her geçen gün daha fazla saygı ve sevgi duyduğum bir hekimlik önderi. Evet, siyasetçiler bazen siyasi düşünceleri sağlık alanında onun yapmak istedikleriyle uyuşmadığı için bazen de oy kaygısıyla onun toplumcu ve sosyal amaçlı anlayışını kurban etmişlerdir. Ama bu dediğiniz gibi "birkaç günde" olmamıştır. Bunun örnekleri çoktur. İkinci ve bence daha önemli olan konu siyasetçiler kadar belki onlardan daha fazla hekimler kurban ediverdiler Nusret Fişek Hoca'nın anlayışını. Bireysel olarak hekimlerin bir dereceye kadar rolü olabilir ama sanıyorum ki tıp fakültelerinin, tıp hocalarının rolü çok daha büyük bu konuda. Onların herhalde önemli bir bölümü Nusret Hoca'nın anlayışını paylaşmıyorladı ki öğrencilerine onun ideallerini öğretemediler. Ben de bu öğretilmeyenlerden biriyim. (Bunda bizim tıp fakültesi öğrencisi olduğumuz yıllardaki siyasi konjonktürün de bir rolü vardı herhalde.) Ülkemin sağlık sorunlarına ve meslek örgütümüzün durumuna kafa yorarken onu tanıdım. İtiraf edeyim onun büyüklüğünü ancak ileri dediğimiz bazı ülkelerin onun yıllarca önce yaptıklarını bugün yapmaya çalıştıklarını, sağlık sistemleri alanında ciddi sayılan yabancı bilim adamlarının bilimsel kanıtlarla destekleyerek yeni bir görüşmüş gibi sunduklarını görünce layıkıyla takdir edebildim. Bugün Nusret Fişek Hoca'yı, onun sağlık örgütlenmesi anlayışını, gündelik siyasi tartışmalarımızın sağlık alanındaki uzantılarının bir nesnesi olarak değil de halk sağlığı biliminin yıldızlarından biri olarak tanıtabilirsek öğrencilerimize ve genç meslektaşlarımıza, onun ideallerini paylaşan ve yaşama geçiren hekimler yetiştirmeye her zamankinden daha yakın olduğumuzu düşünüyorum. Aksi halde Nusret Fişek Hoca'yı bir kez daha kurban edivermiş oluruz. Değil mi?



50

Prof.Dr. Kamile Şevki Mutlu

Örnek Kişilik

(9 Temmuz 1983)

Sayın Meslekdaşım,

Emekliye ayrıldığınızı gazetede okudum. Bundan sonraki yaşamınızda, başta sağlığınız olmak üzere, en iyi dileklerimi sunarım. Bu süreçte öğrencilerinizin size karşı gösterdikleri sıcak ilgi ve coşku beni çok duygulandırdı. Eşim Nusret Mutlu'nun vefatında göndermek lütfunda bulunduğunuz o içtenlikli mektubunuzdan, disiplin ve ciddiyet ardına gizlenmiş şefkat ve sevgi dolu kişiliğinizi sezmiştim. Öğrenciler de hocalarında bilim kadar, hatta ondan da fazla moral ve örnek kişilik ararlar. Bilinç altı bu arayış, bulduğunu can ve gönülden benimser. Bu hasletten yoksun olana da acımasızca boş verir. Bu açıdan sizi özellikle kutlarım.

Sevgi ve Saygılarımla.



51

Celal Tekeli
(Sağlık Bakanlığı Emekli Mütercimi)

Yaş Bizim Zihnimizde

(29 Ağustos 1983)

Geçen gün Cumhuriyet gazetesinde Hacettepe Üniversitesi'nde mütevazi bir törenle yaş haddinden dolayı emekli olduğunuzu okudum. Yılların biriktirdiği anılar arasında sayfaları geriye çevirerek Sıtma Bölge Başkanları toplantısında bir akşam merhum Demir bey sofrada bulunanlara (bir dakika) diyerek, az evvel sizinle bir telefon konuşması yaptığını ve Sağlık Bakanlığı Müsteşarlığına getirildiğinizi müjdelemiş, ilk kadehlerimizi sizin şerefinize kaldırmıştık. Ondan sonra bölük pörçük anılar birbirini kovaladı. Her gün sabahları belirli saatte Kızılay'dan Sağlık Bakanlığı'na ve daha sonraki yıllarda Hacettepe'ye yürüdüğünüzü, kokteyllerde güler yüzünüzü görür gibi oldum. Sizin gibi değerli bir devlet adamının maiyetinde çalıştığım için gurur duydum. Şu (emekli) terimini pek sevmiyorum. İnsanın adeta yüzüne bir şamar vurulmuş gibi geliyor. Hele hele sizin gibi değerli kimseler için değil.. Belki yaşamınızda bir sayfa çevriliyor. Daha çok sayfalar çevrilecek.. Bir ingilizce deyim vardır : Aging is a matter of mind, if you don't mind, it doesn't matter.



52

Mustafa Ekmekçi

Ölümsüzler, Emekli Olamayanlar

Cumhuriyet Gazetesi (20 Temmuz 1983)

(...) Türkiye'de toplum hekimliği"nin kurcusu Prof.N.Fişek, Hacettepe Üniversitesi'nden emekli oldu. Öğrencileri, gençler, onuruna bir çay verdiler. Ankara Tabip Odası, Oda lokalinde Nusret Fişek onuruna bir kokteyl düzenlendi. Burada Nusret Fişek'e şiltler verildi. Toplantıda çok duygulanan Nusret Fişek, Hacı Bektaş Veli'nin şu dizeleriyle konuşmasını bitirdi :

"Allaha kul oldu kalü belada / bu yolda ikrarımız var / üç günlük ömr için fani dünyada / kula kul olmamak gibi kararımız var."

Kokteylde Dr.Çağatay Güler, kendi yazdığı şu dizeleri okudu :

"Kızamık, boğmaca, ya da sarılık / kansızlık, bilgisizlik, çaresizlik / ve daha bir çok derman aranacak dert / Yurt yüzünden kalkmayacağından / ya da kalksa da biri / gündeme geleceğinden diğeri,

Öğretmenler şiir ve matematik / ve de insan beyni, tohum eken eller, / bebekler ölmesin diye canını / kanı iliği kurumasın diye anaların/ gecelerini verenler, / sağlık evleri ve ocakları / kır çiçekleri her bahar açan, / tekerleği bulan adam / emekli olamayacağından,

Ömür boyu düşünmeye / ve çalışmaya / mahkum edenler kendilerini / ve de bundan böyle / yazmaya mahkum edeceklerinden,

İş bu hüküm ilanen tebliğ olunacaktır / biline ki, Prof.Dr.Nusret Fişek /

Asla emekli olamayacaktır... "



53

UĞUR MUMCU
(25 Nisan 1991 Cumhuriyet Gazetesi)

Yalabık

Altmışlı yılların ulusal maden davasının önderi Yük.Maden Mühendisi Tahsin Yalabık, Salihli'de ehliyetsiz bir sürücünün yol açtığı trafik kazası sonucu aramızdan ayrıldı.

Yalabık, 1960 ihtilali ile getirildiği Etibank Genel Müdürlüğü'nde "madenlerin millileştirilmesi" kavgasının öncüsü oldu. 1961'den sonra kurulan İsmet İnönü hükumetinde de aynı görevi sürdüren Yalabık, bu tutumu nedeniyle yabancı şirketlerin kara listelerine alındı.

Yalabık, 1974 yılında 1.Ecevit hükumeti tarafından Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Müsteşarlığı'na getirildi.

Altmışlı yıllarda boraks madenleri konusunda yabancı şirketlerle Türk dvleti arasında bir "meydan muharebesi" yaşanmıştı. Yalabık, bu savaşın en ön saflarında döüşen yurtsever bürokratların başında yer almıştı.

O yıllarda ulusal petrol davası, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı Genel Müdürü İhsal Topaloğlu, ulusal maden davası da Etibank Genel Müdürü Tahsin Yalabık tarafından savunulmuştu.

Yabancı petrol ve maden şirketlerinin boy hedefi haline gelen Topaloğlu veya Yalabık, tek başına bir ordu gibi savaşan hukuk şövalyesi Prof.Muammer Aksoy tarafından savunuluyordu.

Tahsin Yalabık, erdemli, onurlu, ilerici, namisli, yurtsever bürokratların simgelerinden biriydi.

Tıpkı eski TEK Genel Müdürü Mehmet Erdemir gibi.. tıpkı eski Ticaret Bakanlığı Müsteşarı Mashar Özkol gibi.. ve tıpkı eski Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı Müsteşarı Prof.Dr.Nusret Fişek gibi.

Şimdi bu "kalpaksız Kuvayi Milliyeciler" artık birer sessiz mezar taşıdır.

Bu insanların anıları önünde, gelin, saygıyla eğilelim.

Bu yurtsever bürokratların ne Rolex saatleri oldu, ne kıyılarında yatları, ne de İsviçre bankalarında paraları.

Yalabıklar, Atatürk'ün Cumhuriyeti kendilerine emanet ettiği yıllardaki inançlı gençlerdi. Bunlar, bu inançla, yurdun, taşına ve insanına sahip çıkarak görevlerini yapmaya çalıştılar.

Bu yüzden çokuluslu sermayenin amansız top ateşlerine tutuldular, yerli işbirlikçilerin hain pusularına düşürüldüler, bu çapraz ateşlere ve bu karanlık pusulara karşı yaşamları boyunca bütün güçleriyle savaştılar.

Yenildiler, ama diz çökmediler. Yenildiler, ama teslim olmadılar. Yenildiler, ama saf değiştirmediler... Yenildiler, ama satılmadılar!

Bu onurlu, bu dürüst, bu ilerici ve yurtsever bürokratlar, Nazım'ın "Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı, kavgadan sonra Kartal bahçıvan" dizelerindeki örnekleri, özverili yaşamları ile bu devlete ve bu topluma sundular.

İşbitiriciliğin, yılgınlığın, teslimiyetçiliğin, yeni mandacılığın, rüşvetin ve yolsuzluğun kol gözdiği bir dünyada Yalabık gibi bürokratlar, altından yapılmış birer onur ve erdem heykeli gibi yüreklerimizde ve belleklerimizde yer ediyorlar.



54

Prof.Dr.ERGÜL TUNÇBİLEK
(4 Şubat 1992)

Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü'nün kurucularından olan ve 1966-1972 tarihleri arasında Müdürlüğü'ne yapan Prof.Dr.Nusret H.Fişek'in, Enstitü'nün kısa sürede kuruluşunu tamamlaması, yurt içi ve dışında bugünkü yerine ulaşmasında büyük emekleri geçmiştir.

Doğru kararlar alabilmek için güvenilir bilgi toplamanın gerekliliğini iyi bilen bir kişi olan Prof.Fişek, ilk olarak 1963 yılında yapılmaya başlanan ülke çapındaki nüfus araştırmalarının yönlendiricisi ve uygulayıcısı olarak konunun öneminin ülkemizde kavranmasında en büyük rolü olan kişilerden biridir. Kendisinin Enstitü'den ayrılışından sonra da devam eden bu araştırmalar, Enstitü'nün temel ilgi konularından biri olduğu gibi, ülkemizde bu konudaki en önemli bilgi kaynaklarından biri olmaya devam etmektedir.

Prof.Dr.Nusret H.Fişek, demografi eğitiminin sağlıklı ve kaliteli olması için yurt dışından konusunda uzman olan kişilerin Enstitü'ye getirilmesi için gayret göstermiştir. Eğitim ve araştırmalarda kalitenin yükseltilmesini sağlayan bu tutumun yanında Prof.Fişek, Enstitü öğrencilerinden pek çoğuna da yurt dışında eğitim yapma olanağı yaratmıştır.

Enstitü'deki "Dokümantasyon Merkezi"nin kurulması, Prof.Fişek'in gayret ve destekleri ile sağlanmış olup, bu merkez halen ülkemizde konusunda tek ve en büyük bilgi kaynağı olma kurumunu korumaktadır.

 

Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Vakfı
Selanik Cad. 52/4 Kızılay-Ankara
Tel : 0.312.4197811, Faks : 0.312.4252801
http://www.fisek.org.tr