| |
| YEREL STK BULUŞMASI
YENİDEN YAPILANMA MODELİ yerel yönetimler M.Şerif KARA İçindekilerGİRİŞ NASIL BİR YAPILANMA İSTEMELİYİZ YENİDEN YAPILANMADA İLKELER NELER OLMALIDIR. YENİDEN YAPILANMA MODELİ ÖNERİSİ – Yerel Yönetimler Semt Temsilciliğinin Görevleri Özel İdareler İlçe Özel İdareleri İlçe Meclisi İlçe Özel İdare Başkanı İlçe Encümeni İlçe Özel İdaresinin Görevleri İlçe Özel İdaresinin Gelirleri İl Özel İdareleri İl Genel Meclisi İl Özel İdare Başkanı İl Encümeni İl Özel İdaresinin Görevleri İl Özel İdaresinin Gelirleri MODELDEN BEKLENEN SONUÇLAR Ekonomik Sonuçlar Sosyal Sonuçlar
II. Dünya savaşında yenilmiş, tüm tesisleri yıkılmış, yerle bir olmuş, kaynaklarını ve milyonlarca yetişmiş insanını kaybetmiş Japonya ve Almanya savaştan sonraki 20-30 yıl içerisinde dünyanın en gelişmiş yedi ülkesi arasına girmeyi başarabilmişlerdir. Aynı şekilde savaştan yenik çıkmanın dışındaki diğer tüm olumsuzlukları fazlasıyla yaşamış Sovyetler Birliği, savaştan 15 yıl sonra dünyanın ikinci süper gücü olmuştur. Başta Güney Kore olmak üzere Singapur ve H.Kong gibi Doğu Asya ülkeleri 1950’lerde fert başına gelir seviyeleri bakımından biz imle aynı seviyelerde iken, 40-50 yıl içerisinde gelir seviyelerini bizim 5-10 katına çıkarabilmişlerdir.Üniversite mezunlarımıza bile, ömürlerinin 15 yılını verdikleri okullarda, bu ülkelerin bunu nasıl başardıkları öğretilmez. Bu ülkelerin coğrafyalarını, şehirlerini, nehirlerini ezberlemeyenler sınıfta kalırlar. Osmanlının 600 yıllık hükümranlığı süresince başta Ruslar olmak üzere, komşuları ile yaptığı savaşların tarihlerini, kimin nasıl yendiğini ve savaş sonrası yapılan anlaşmaların içeriğini ezberle yemeyenler okuldan atılırlar.Bu ülkelerin tarihlerini ve coğrafyalarını öğretmede son derece titiz davranan eğitim sistemimiz, aynı ülkelerin ekonomik kalkınmalarını ve teknolojik gelişmelerini nasıl gerçekleştirdikleri hakkında sır vermeme konusunda da son derece başarılıdır. Bırakın üniversiteleri, liselerde bile, belli başlı siyasal rejimler ile gelişmelerini kısa sürede gerçekleştirmiş Almanya, Japonya ve G.Kore gibi ülkelerin uyguladıkları modeller çok özet olarak yarım sömestrlik bir ders halinde, aynı şekilde demokrasi, insan hakları ve çevre gibi çağdaş değerler de bir başka yarım sömestrlik ders halinde verilebilirdi. Belki bu dersler gençlerimizi, dolayısıyla toplumu bir takım çağdışı fikir ve ideolojilerin etkisinden koruyarak, son elli yılda yaşadığımız toplumsal olayların boyutları ve bedellerinin bu denli büyük ve ağır olmamasını sağlayacaktı. Tabii madalyonun öbür yüzü de var. Demokrasinin ne olduğunu, Almanya ve Japonya’nın nasıl kalkındığını öğrenen toplum nasıl idare edilecekti ?
GİRİŞ Ekonomik, askeri, siyasi, her anlamda stratejik öneme sahip bir coğrafyada, verimli topraklara, yer altı çok yer altı kaynaklarına sahip bir ülkede yaşamaktayız. Genç, çalışkan ve girişimci nüfusa sahip bir ülkenin vatandaşlarıyız. Ancak, bu zenginliklerin çoğuna sahip olmayan pek çok ülke vatandaşından çok daha kötü şartlarda yaşıyoruz. Eğitilmemiş ve herhangi bir sosyal güvenceye sahip olmayan milyonlarca insanımız köylerde ve kent varoşlarında, açlık sınırının altındaki gelir seviyeleriyle, sefalet ve cehaletle pençeleşmektedir. Günümüz iletişim imkanlarıyla, hemen anında dünya basınına yansıyan bu manzaralarımız, dünya kamuoyundaki imajımızı her gün biraz daha geriye itmektedir. Yurt dışına çıkan vatandaşlarımız, özellikle gelişmiş batı ülkelerinde, sırf taşıdıkları pasaport nedeniyle, adeta bir dilenciye reva görülecek aşağılayıcı, onur kırıcı tavır ve davranışlarla karşılaşmaktadırlar. Pek çok bilim adamı, araştırmacı ve yazar; yayımladıkları bir çok araştırma, makale ve eserlerinde, bu durumun nedeni olarak, ülkenin yıllardır kötü yönetilmekte oluşunu göstermişlerdir. Belki bunların etkisiyle halk, bazı dönemlerde, sistemi eleştiren ve sistem değişikliği öneren partilere yönelmiş, bu tür iktidar değişiklikleri gerçekleşmiş, bazı yasalar değişmiş, fakat problemler bir türlü çözülememiştir 90’lı yılların başından bu yana halk, siyasal tercihini farklı kullanmaya başlamıştır. Daha önce siyasi partilerden birisi oyların en az yarısını veya yarısına yakın bir bölümünü alırken 1991’den bu yana yapılan seçimlerde siyasi partilerin hiç birisi, oyların dörtte birini dahi alamamaktadır. Bu durum, siyasi partilerin bu dönemde yaşadıkları liderlik sorunları, yani Özal ve Demirel’in aktif politikayı bırakıp Cumhurbaşkanı olmaları, Ecevit’in Cumhuriyet Halk Partisinden kopması ya da İnönü’nün tecrübesizliği ile açıklanmaya, yorumlanmaya çalışıldı. Bu yorumlar kısmen doğru olabilir. Ancak, esas neden, ülkemizde yıllardır belli aralıklarla yaşanan peryodik krizlerin 1990 lı yılların başından itibaren sürekli kriz haline dönüşmüş olmasıdır. Halk günlük hayatındaki kötü gidişten, şaşmaz sağ duyusuyla bunu tespit etmiş ve tavrını ortaya koymuştur. Mevcut sistem ve onun biri birinden pek farklı olmayan partilerinde çok köklü değişimler istemektedir. Kasım-2000 ve Şubat 2001 krizlerinden sonra, toplumun kaymak tabakası olarak nitelendirilebilecek işveren, tüccar, aydın, büyük çiftçi, esnaf ve serbest meslek sahipleri de hoşnutsuzluklarını dile getirmeye başladılar. Onların da tepkileri; herhangi bir partiye değil sistemin kendisinedir. Onlar da problemlerin, iktidarda şu veya bu partinin bulunmasından değil, sistemden kaynaklandığını ifade etmekte, hep bir ağızdan sistemi eleştirilmektedirler. Sistemle ilgili şikayet ve eleştiriler başlıca şu konularda somutlaşmaktadır.
İlk iki konu için henüz herhangi bir somut öneri yapılmamakta, sadece değiştirilsin denilmektedir. Yapılanmayla ilgili öneriler; bakanlık sayısının azaltılması, kamudaki araç ve lojmanların satılması, tüm kamu işletmelerinin özelleştirilmesi, kamudaki personel sayısının azaltılması ve devletin küçültülmesi şeklindedir. Muhtemelen, böyle durumlarda hep yapıldığı gibi, bir süre sonra, meclis ve medyada şiddetli kayıkçı dövüşleri izlenecek, birkaç kurum özelleştirilecek, birkaç bin araç ve lojman satılacak, birkaç yüz bin kamu çalışanı emekli edilerek, problemler “çözülmüş” olacak ve seçimlere gidilecektir. Halk, beş lideri n seçip önlerine koyduğu adaylardan birisine oy vermek zorunda bırakılacaktır.Bir an için çok daha ciddi şeyler yapıldığını düşünelim. Bakanlık sayısının azaltıldığını, bütün kamu işletmelerinin özelleştirildiğini, kamu araç, lojman ve personel sayısının sıkça örnek gösterildiği gibi, İngiltere’deki rakamlara kadar azaltıldığını varsayalım. Biraz daha ileri gidip; birilerinin iç ve dış borçlarımızın üzerine birer çizgi çekip sıfırladığını düşünelim. Gözlerimizi çevirip geriye bakalım. Devletin 20 yıl önceki, yani 1983 lerdeki büyüklüğünü ve o günkünden biraz daha iyi durumdaki maliyesini görürüz. Eh, bunca acı tecrübeden sonra, bu ülkede bir daha kriz yaşanmaz derken 2020 lerde daha beteriyle tanışırız. Hortumlanan bankalar örneğinde olduğu gibi, devlet; öz elleştirilen işletmeleri, arsaları elden çıkarılmış olarak, trilyonlarca lira borcu ile birlikte tekrar “kamulaştırmak” zorunda kalmıştır. Azaltılan personelin yerine daha yüksek ücretlerle, daha çok personel alınmış, kendilerine daha şatafatlı lojmanlar ve daha lüks arabalar tahsis edilmiştir.Böyle olacağını söyleyebilmek için kahin olmaya gerek yok, geçmişe bakmak yeterlidir. Geçmişte de tüm krizler, bu gün yapılmak istendiği gibi; bir-iki göz boyamacı değişiklik, devalüasyon, reel ücretler ile taban fiyatlarının düşürülmesi ve dış yardımlarla aşılmış, ancak on-on beş yıl sonra daha derin krizler yaşanmıştır. Peki, tarihin tekerrür etmemesi, aynı şeylerin bir daha yaşanmaması için ne yapılmalıdır? Bu sorunun cevabını bulmak için gelişmiş batı ülkelerine bir göz atalım. Bu ülkeler problemlerini nasıl çözmekte, değişim taleplerini doğru mecralara nasıl kanalize etmektedirler. Gelişmiş ülkelerde problemler, aydınlar tarafından araştırılmakta, sivil toplum örgütlerinde ve medyada tartışılmakta, çözüm önerileri taslaklar haline getirilerek kamuoyuna sunulmaktadır. Siyasi partiler de kendi sosyal tabanları ve siyasi yapılarına uygun taslağı alıp sentezleştirerek yasalaştırmakta veya alternatif program haline getirerek muhalefette kullanmaktadırlar. Bu süreç, hal kın problemlerin nedenleri ve çözüm alternatifleri konusunda aydınlanmasını, hangi konuda neyi, niçin istemesi gerektiğini öğrenmesini sağlamaktadır.Bizim ülkemizde de aydınlar, hiçbir dönemde ülke sorunlarına kayıtsız kalmamışlardır. Geniş halk yığınlarının, toplumsal sorunların farkında olmadığı, günlük hayatlarında somut geriye gidişlerin yaşanmadığı dönemlerde bile, toplumun önüne değişim programları koymuş, bazen toplum bu programları benimsemediğinde, değişimi topluma rağmen, toplum adına kendileri gerçekleştirmeye kalkmışlardır. Aydınlarımızın yüzyıllar süren ve tarihimizde olumlu, olumsuz pek çok dönüm noktasına damgasını vuran bu davranış biçimi, Jön Türk geleneği olarak dünya literatürüne geçmiştir.Gelenekler; toplumların yüzyıllar süren yaşam biçim ve mücadelelerinden süzülüp gelen, belirli bir zaman dilimi için geçerli genel doğrular olup, değişen dünya şartlarında aynı geleneklerin sürgit devam etmesini beklemek elbette doğru değildir. Ancak, geçmişinde Jön Türk geleneği olan aydınlarımızın, bugün toplumda çok bariz bir şekilde görülen şiddetli değişim talepleri karşısında, bu denli kayıtsız kalmaları da doğru değildir.Tarihimizin hiçbir döneminde, sistemin çağdaş hale getirilmesi yönünde bu denli güçlü bir konsensüs oluşmamıştır. Bu konsensüsün meydana getirdiği potansiyelin yanlış mecralara kanalize edilmemesi ve bir-iki göz boyamacı tedbirle söndürülmemesi anlamında, aydınlarımıza tarihi sorumluluk düşmektedir. Bu sorumluluk; toplumun değişim talep ettiği idari yapılanma, siyasi partiler, s eçim, yargı, sosyal güvenlik, laiklik, çevre, eğitim, sağlık vb. konularda, bilimsel verileri ve gelişmiş ülke deneylerini, kendi fikirleri ve Türkiye gerçekleriyle harman ederek, nasıl bir değişim talep etmeleri konusunda toplumu aydınlatmaktır. Köy kahvelerini, gazete sayfalarını, televizyon ekranlarını, internet sitelerini, ve sivil toplum örgütlerini bu tür çalışmaların, önerilerin, tasarıların ve programların tartışıldığı platformlar haline getirmektir.Bunların yapılmaması halinde en büyük sıkıntıyı aydınlarımız, aydın olması gerekenler çekecektir. Lise veya üniversite sıralarında okurken kurdukları hayallerin tam tersine, ilk önce onlar işsizler ordusuna katılacak, onlar bunalımlar yaşayacaklardır. Deniz bitmiştir. Bir devlet dairesine veya şirket mu hasebesine kapağı atıp etliye-sütlüye karışmadan, mütevazı bir yaşama razı olmak ta gerçekleştirilemeyecek hayal, ulaşılamayacak hedeflerdendir artık.Bunları siyasi partilerimizden -yani parti liderlerinden- beklemek; liderlerimizin kendi kendilerini inkar etmelerini, daha doğrusu intihar etmelerini beklemek olur. Elbette bir süre sonra partiler arası bir komisyon kurup, mesela siyasi partiler yasasında bir takım değişiklikler yapacaklardır. Ancak yapacakları değişiklikler beş padişahı yediye çıkarmakta n öte bir yenilik getirmeyecektir. Bunun adı da siyasi partiler REFORMu olacaktır. Halka dönüp, “siz yasa değişikliği istiyordunuz, biz reform yaptık” diyeceklerdir. Nasıl bir değişiklik isteyeceğini bilmeyen halkı kandıracak, böylece bir on yıl daha vaziyeti idare edeceklerdir. Ya da başka bir şey olacak, yapılan değişiklikleri IMF veya AB beğenmeyecek, birkaç maddenin kendilerinin istediği şekilde yeniden düzenlenmesini isteyeceklerdir. O zaman da “ulusal onurumuz” diyerek feryat edecek, halkın tepkisini dışarıya yöneltmeye çalışacaklardır.Ekli idari reform tasarısı; devletin yeniden yapılandırılması taleplerinin, özelleştirme ve devletin küçültülmesi gibi soyut ve yüzeysel biçimlerde ifade edildiği bu günlerde, tartışmalara derinlik getirilmesi amacıyla hazırlanmış, iddiasız ve amatör bir çalışmadır. Pek çok eksiklik ihtiva edebileceğini baştan kabul ettiğim bu çalışmanın tartışılarak geliştirilmesini ve nasıl bir yapılanma istememiz gerektiğine ışık tutmasını temenni ediyorum.
NASIL BİR YAPILANMA İSTEMELİYİZ Sistemin yapılandırılmasında hedefler neler olmalı, sistem nasıl yapılandırılmalıdır? Sistem öyle yapılandırılmalıdır ki ;
Bu tür yapılanmaları gerçekleştirebilmiş ülkelere baktığımız zaman öncelikle sistemlerinde demokrasiyi hakim kıldıklarını görmekteyiz. Demokrasi; en klasik deyimiyle halkın kendi kendini yönetmesidir. Temsilcilerini kendi iradesi ile seçebilmesi, onları sürekli denetleyebileceği ve gerektiğinde kısa zamanda ve kolaylıkla azledebileceği mekanizmalara sahip olmasıdır. Özellikle kalabalık nüfuslar ve geniş yüzölçümleri içeren ulus devlet sınırları içerisinde bunun gerçekleşebilmesi için, yerinden yönetim bir zorunluluk olmaktadır. Cumhuriyetle birlikte demokrasiyi benimsemiş olan ülkemizde, kabul edilen 1921 anayasası, yerinden yönetimi esas almakta idi. 1921 anayasasına göre vilayetlerde yargı, iç ve dış güvenlik dışında kalan eğitim, sağlık, vakıflar, ziraat, bayındırlık, sosyal güvenlik vb. tüm işlerin planlanması ve idaresi halk tarafından seçilen vilayet meclisi ve başkanının yetkisindedir. Valiler merkezi yönetim adına yerel uygulamaları izlemekte, yerel uygulamaların devletin genel politikalarına ters düşmesi halinde müdahale etmektedirler. Cephelerde sürdürülen kurtuluş savaşı ile birlikte emperyalist ülkelerin ve hilafetin cephe gerisinde tertiplediği isyanlarla baş edebilmek ve Cumhuriyetin temellerini sağlamlaştırmak gerekçesiyle bir süre sonra 1921 anayasası yürürlükten kaldırılarak, yerine merkeziyetçi 1924 anayasası ihdas edilmiştir. Savaş sonrası şartlar, komşu ülkelerle süren ihtilaflar, ve yaklaşan II. Dünya Savaşı vb. gerekçelerle tek parti döneminde sürdürülen yarı askeri yönetim merkeziyetçiliği pekiştirmiştir. 1945 ten sonra başlayan çok partili dönemde, 1924 anayasasının sağladığı merkeziyetçi güç; zümre ve parti çıkarları doğrultusunda popülist amaçlarla kullanılmıştır. Bu politikaların iflas etmesi sonucu demokrasinin tamamen askıya alındığı olağanüstü dönemlerde yürürlüğe giren 1961 ve 1982 anayasaları merkeziyetçiliği, bürokrasiyi ve vesayetçiliği pekiştirmiş, halkın yönetime katılımını seçimden seçime belirli adaylara oy vermeye indirgemiştir. Bütün bunlara; halkın cahil olması, hala bir takım yobazlara ve üfürükçülere inanması gerekçe gösterilmiştir. Hatta bazı “seçkin”ler, Platon’a rahmet okutarak, “okur-yazar olmayanın da bir oyu var, üniversite mezununu da, bu nasıl adalet” diyerek demokrasiyi herkesin üniversite mezunu olacağı bir geleceğe ertelemek istemişlerdir. Cahil halk demokrasiyi, yani kendi-kendini yönetmeyi beceremezdi, hata yapar ülkeyi batırırdı. Yönetme işini halk adına kendileri yapmalıydı. Tek parti dönemini saymazsak 60 yıldır ülkeyi bu mantıkla yönetiyorlar. Kalkınma yarışında hep kaybettiler, ülkeyi yönetemez hale gelip defalarca askeriyeye teslim oldular. Acaba yerelleşmeyi, katılımcılığı, demokrasiyi yani halkın kendi-kendini yönetmesini esas alan bir model uygulansaydı ülkenin hali böyle mi olurdu.20. yüzyıl, demokrasinin bir fantezi değil, ülkelerin ekonomik kalkınma ve toplumsal seviyelerini belirleyen başlıca faktör olduğunu kanıtlamıştır. Bir-iki petrol zengini ülke dışındaki zengin ülkelere baktığımızda bunu net olarak görebiliriz. Halkın kendi-kendini yönetmesinin önü açılmadan, demokrasi geliştirilmeden ülkelerin kalkınamayacağı, toplumsal refahın gerçek leştirilemeyeceği anlaşılmıştır artık. Günümüzde denklem; ne kadar demokrasi o kadar kalkınma, o kadar eğitim ve sağlık hizmeti, o kadar gelir dağılımı adaleti şeklini almıştır adeta.Her ne kadar halkı yönetimden dışlamanın, yani demokrasinin önünü tıkamanın korkunç sonuçlarını herkes günlük yaşamında fazlasıyla görüyorsa da, ve bu çalışmanın sonuçlar bölümünde halkın yönetime katılmasının kangrenleşmiş pek çok sorunu rahatlıkla çözebileceğine dair bir kaç örnek verilmişse de demokrasinin durağan bir olgu olmadığı asla unutulmamalıdır. Demokrasi yaşayarak öğrenilen, özümlendikçe gelişen bir kültür, bir yaşama biçimidir. Bu nedenle demokrasi herhangi bir geleceğe, herhangi bir şartın gerçekleşmesine ertelenmemeli, hemen şimdi yaşama geçirilmelidir.
YENİDEN YAPILANMADA İLKELER NELER OLMALIDIR Sistem tıkanmıştır. Tıkanıklık yıllardır süregelmektedir. Artık ara rejim müdahaleleri de tıkanıklığı giderememektedir. İnsanlarımızın özellikle de gençlerimizin radikal akımlara yönelmeleri ve başka ülkelere göç etmek istemeleri, yabancı sermayenin gelmeyişi, aksine yerli sermayenin dışarı gitmesi bu tıkanıklığın somut sonuçlarıdır. Yıllardır çözümlenemeyen, birikmiş problemlerin oluşturduğu ekonomik krizler ve sosyal bunalımlar ülke kaynaklarını ve vatan evlatlarını heba etmektedir. Ülkenin; belli çevreleri değil, tüm vatandaşları heyecanlandıracak, “böyle giderse tüm problemlerimiz çözümlenir, ben de mutlu olurum” diyebileceği açılımlara ihtiyacı acildir. Avrupa Biriliğine dahil olmak elbette böyle bir açılımdır. Ancak unutulmamalıdır ki AB’ ye girmek için öngörülen Avrupa Yerel Yönetimler Şartı, Meastrich ve Kopenhag kriterleri yeniden yapılanmamızı gerektirmektedir. Problem çözmeyen, yolsuzluk üreten, hantal, verimsiz ve israfçı yapımızla AB’ye giremeyeceğimiz aşik ardır.Peki AB’nin istediği kriterleri yerine getirip AB’ ye girdiğimiz zaman problemlerimiz tamamen çözümlenecek mi, muasır medeniyet seviyesine erişebilecek miyiz. Elbette hayır. Kendi öz kaynaklarını ve iç dinamiklerini harekete geçirebilecek, onların önünü açacak bir sistem kuramamış ülkelerin, ithal rejimlerle, dış yardım ve müdahalelerle kalkındığı görülmemiştir. Şimdi dünyanın az gelişmiş ülkelerinden birisiyiz, AB’ye girdikten sonra AB’nin en geri ülkesi oluruz o kadar. AB’ ye girelim veya girmeyeli m, insanımıza layık olduğu refah seviyesini sağlayacak, ülkemizi dünyada layık olduğu onurlu konuma taşıyacak bir yapılanmayı mutlaka gerçekleştirmeliyiz.Gelişmiş ülke deneyleri ve bilimsel veriler; demokrasinin hakim kılındığı, yani problem üretmeyen, kendisini kendi-kendine yenileyebilen, toplumsal gelişmenin önünde engel oluşturmayan bir yapılanmanın, aşağıdaki ilkeler esas alınarak gerçekleştirilebileceğini göstermektedir.
Artık herkes bilmekte ve kabul etmektedir ki mevcut yapılanmamız; ülkenin problemlerini çözmek, kalkınmayı desteklemek ve düzenlemek, kendini yenilemek şöyle dursun, bizzat kendisi problemler, krizler yaratmakta, ülke kalkınmasına engel teşkil etmektedir. Nedenini araştırdığımızda, ilk bakışta devletin aşırı merkeziyetçi esaslarla yapılanmış olmasını görürüz. Dağ başındaki köye yapılacak çeşmeye varıncaya kadar her türlü hizmetin ve en ücra ilçede görevlendirilecek kıdemsiz memurun tayinine varıncaya kadar, her türlü atamanın Ankara’dan gerçekleştirildiği bir merkeziyetçilik. İlgili bakana bile “doktor ve hemşire tayini imzalamaktan başka iş yapmaya vakit bulamıyorum” dedirten bir merkeziyetçilik. Neden, aşırı merkeziyetçilik krizler yaratmakta ve çözememektedir. Kısaca özetlersek ; Aşırı merkeziyetçi yapı sürekli büyümek zorundadır : İktidara gelen her parti, delegelerinin ve yöneticilerinin yakınlarına istihdam ve imkan yaratmak zorundadır. Bunun için, ihtiyaç olup olmadığına bakmadan, liyakat gözetmeden yandaşlarını devlet dairelerine doldurmaya bakar. Aşırı istihdam; aynı zamanda sisteme düşük bedelle çok sayıda insanın dahil ve ortak edilmesini, böylece toplumsal muhalefetin sigortalanmasını sağlar. Her gelen iktidar aynı şeyi yapar. Mekanizma büyür, büyüdükçe hantallaşır. Aşırı merkeziyetçi yapı sorumsuzluk ve verimsizlik üretir : Tayini ve terfisi parti kanalıyla, Ankara’dan yapılan bürokrat, önceleri kendisini partinin ve bakanın bürokratı sayar, onlara karşı sorumluluk duyar. Değişen iktidar onu kenara itip, yerine kendi adamını alınca, onlara duyduğu minnettarlık ta kalmaz. Hizmetinde olması gereken halka tepeden bakmaya, emrinde olması gereken amirine karşı vaziyeti idare etmeye başlar. Durumu bilen amiri çareyi bürokratı kendi haline bırakmakta, onlarla yüz-göz olmamakta bulur. Bunun son ucunda devlet dairelerinde aydan aya maaş almaya gelen, ya da akşama kadar vakit öldüren bürokrat sayısı çığ gibi büyür.Aşırı merkeziyetçi yapı ekonominin gelişmesinden rahatsızlık duyar : Açılan her yeni işyeri bürokrata daha çok iş gelmesine neden olur. Bürokratın aldığı maaşı veya bir üst göreve terfi etmesini belirleyen; yaptığı iş değil siyasi ilişkileridir. Bu nedenle bürokrat, vatandaşın işiyle uğraşıp zaman kaybetmektense, siyasi ilişkilere daha çok zaman ayırmayı tercih eder. Hem, işi yürüyen ve para kazanan vatandaş dik kafalılık etmekte, hatta hakkını aramaya kalkışmaktadır. Üstelik ülkede tüm işyerleri kapansa da bürokrat işini kaybetmemekte, aynı maaşı almaya devam etmektedir. Böyle olunca, bürokratın ülke ekonomisinin gelişmesini içten arzulaması, bunun için kendisine gelen işi bir an önce bitirme gayreti göstermesi için bir sebep kalmaz.Aşırı merkeziyetçi yapı rüşvet ve yolsuzluk üretir : Halka ve amirine karşı sorumluluk duymayan, terfi ve taltiflerde partizanlık vb. nedenlerle devlete saygısı da sarsılan bürokrat, yaptığı işi angarya olarak algılamaya ve işleri yokuşa sürmeye başlar. Şikayet etmenin çare olmadığını gören vatandaş, rüşvet vererek işini görmeye başlar. Rüşvetler, ülke ekonomisini sarsacak boyutlara varan yolsuzluklara zemin oluşturur.Aşırı merkeziyetçi yapı devletçidir : Büyüyen, büyüdükçe hantallaşan merkezi yapı her gün daha çok kaynak tüketir. Vergiler yetmez olur. Ülkenin doğal kaynaklarını oluşturduğu monopoller vasıtasıyla işleyerek, piyasaya fahiş fiyatlarla mal satmaya başlar. Böylece parti yandaşları için istihdam imkanları ve arpalıklar da oluşturmuş olur. Özel sektörü doğal rakibi olarak algılar, ağır vergiler ve yoğun bürokrasiyle bunaltıp kaçırmaya çalışır. Özelleştirme ve özerkleştirmenin önüne olmadık engeller çıkarır.Aşırı merkeziyetçi yapıda yürütme, yasama ve yargıya hükmeder : Mutlak yetkilere sahip parti liderleri ve onların dokunulmaz milletvekili bakanlarından oluşan yürütme ile onların şekillendirdiği bürokratik yapı; yetkilerini daha da arttırmak, kimseyle paylaşmamak için her fırsatı değerlendirir. Özellikle ihtilal ve olağanüstü hal dönemlerinde yasama ve yargıya da hükmetmek ve vatandaşı sistemden iyice dışlamak için maharetli düzenlemeler yapar. Aşırı merkeziyetçi yapı katlanılamayacak derecede pahalıdır ve pahalılık yaratır : Aşırı merkeziyetçiliğin doğal sonucu olan hantallık, verimsizlik, israf popülizm ve yolsuzluklar, sonuçta sistemin maliyetini arttırır, sistemi pahalılaştırır. Yapılan harcamalar üretilen hizmetin gerçek bedelini kat be kat aşar. Bu durum ülke ekonomisini krize, vatandaşı sefalete mahkum eder. Aşırı merkeziyetçi yapı, sayılabilecek daha pek, çok özelliği nedeniyle, sonuçta katılımcılığı engelleyerek, ülkede demokrasinin, demokrasi kültürünün yerleşmesini ve gelişmesini önler. Yedi düvele baş kaldırmış, Mustafa Kemal’ler yetiştirmiş bir ülkeyi; en doğal hakkını aramaktan aciz, devlet adamı ve lider yetiştiremeyen kısır bir çoraklık haline getirir. Çözüm : Sistemi, ülke şartlarının elverdiği ölçüde yerelleştirmek, demokratikleştirmektir. Merkeziyetçiliğin tekrar nüksedip toplumsal gelişmenin önünü tıkamaması için sistemi, merkeziyetçilik-ademi merkeziyetçilik dengesini halkın iradesi yönünde ve kendi-kendine düzenleyebileceği şekilde yapılandırmaktır.
Bir o rganizmanın veya bir sistemin sağlıklı çalışabilmesi ve uzun ömürlü olabilmesi için; kendi kendini onarabilmesi, hatta yenileyebilmesi gereklidir. Doğaya ve tarihe baktığımızda bu tezi doğrulayan pek çok kanıt bulabiliriz.Varoluşundan bu yana yaşam süresi en çok artan canlı, insandır. İnsan ömrü birkaç yüzyıl içerisinde ortalama 35-40 seneden 60-70 seneye çıkmıştır. Bunun nedeni, insanın zaman içerisinde yaşam koşullarını düzeltebilmesi, yaralarını sarabilmesi ve hastalıklarını iyileştirebilmesidir. Toplu mların gelişme süreçleri de benzer örneklerle doludur. Zamanın gerektirdiği değişimleri gerçekleştirebilen toplumlar varlıklarını devam ettirmiş, bunu yapamayanlar dağılmışlardır. Osmanlıdan çok daha kötü şartlardaki Avrupa, Rönesans ve reform hareketleriyle, sosyal ve düşünsel alanlarda gerçekleştirdiği değişim ve yenilikler neticesinde, benzer değişimleri gerçekleştiremeyen Osmanlıyı Avrupa’dan silmiştir. Öte yandan, yarı feodal bir sistemi sosyalist sisteme dönüştürmeyi başarabilen Sovyetler Birliği, bu sayede, ikinci dünya savaşında bir çok tesisini ve milyonlarca insanını kaybetmesine rağmen, kısa sürede dünyanın ikinci süper gücü olmuştur. Ancak, sahip olduğu devasa büyüklüklerdeki petrol, doğal gaz, orman, altın, kömür vb. kaynaklara rağmen, 1950’lerden sonra, sistemi demokratikleştiremediği ve kendi-kendini yenileyebilir hale getiremediği için dağılmıştır.Bir sistemin kendini onararak ve yenileyerek, aksamadan işleyebilmesi için, sistemde oto kontrol mekanizmalarının bulunması gerekir. Hemen, hemen herkesin makine kullandığı günümüzde insan-makine ikilisi bu konuda basit örnekler oluşturur. Bir otomobilde motor ısınınca, termostat kendi kendine açılıp radyatördeki suyun önünü açar ve motorun soğumasını sağlar. Bir süre sonra bu da yetmezse, başka bi r termostat fanı çalıştırarak radyatör suyunu soğutur. Böylece motorun su kaynatması ve yanması önlenmiş olur. Hararet göstergesi ise motor sıcaklığı konusunda sürücüyü uyararak otomobili doğru kullanmasını ve gerektiğinde aksayan noktalara müdahale etmesini sağlar.Ülke kalkınmasını ve toplumsal refahı esas alan çağdaş idari sistemlerde de; sistemin sağlıklı çalışıp çalışmadığını denetleyen, tıkandığı noktalarda yeni düzenlemeler yaparak çalışmasını sürekli kılan, gerektiğinde yaptırımlar uygulayarak sistemi koruyan, bir anlamda oto kontrol mekanizmaları olarak tanımlanabilecek organlar bulunmaktadır. Bunlar; yasama, yürütme ve yargı (erkleri) organlarıdır. Yasama ; koyduğu kurallarla sistemi biçimlendirir, işleyişini denetler, aksaklıkların nedenini araştırır, gerekirse kuralları değiştirir veya yeniler. Amaç; ülke kalkınmasını ve toplumsal refahı en üst seviyede gerçekleştirebilmek için, sistemi en rasyonel şekilde biçimlendirmektir.Yürütme ; yasamanın belirlediği kurallar çerçevesinde sistemi çalıştırır. Amaç; özel kişi ve kuruluşlarca yapılamayan veya yapılması sakıncalı olan toplumsal görevleri minimum toplumsal kaynak ve değer harcamasıyla yerine getirmek, ülke kalkınmasını ve toplumsal refahı en üst seviyede gerçekleştirmek için sistemi en verimli şekilde çalıştırmaktır.Yargı; Kurallara uymayanlara, kuralları ihlal ve istismar edenlere daha önce yasama tarafından belirlenmiş yaptırımları uygular. Amaç; sistemi korumak ve toplumsal barışı sağlamaktır. Bazı ülkelerde, mesela bizim ülkemizde bu mekanizmalar bulunmasına rağmen, ülke kalkınması ve toplumsal refah gerçekleştirilememiştir. Bunun nedeni, bu mekanizmaların her yerde, her zaman iyi neticeler vermemeleri değil, bu mekanizmaların doğru kurulmamaları veya sağlıklı çalıştırılamamalarıdır. Yasama, yürütme ve yargı erklerinin sağlıklı çalışabilmesi için aşağıdaki şartların mutlaka yerine getirilmesi gerekir.Birincisi ; özellikle sistemi biçimlendiren yasama erkinin, tüm uygulama ve kararlarında sadece ülke çıkarlarını esas almasıdır. Bunun için de gücünü mümkün olan en geniş anlamıyla milletten almış olması ve kendisini sadece millete karşı sorumlu hissetmesi gerekir. Ülkemizde bu şartın görünürde var olduğunu söyleyebiliriz. Ancak uygulamada, yasamayı oluşturan her düzeydeki –belediyeler, il özel idareleri ve TBMM- meclis üyelerini belirlemede milletin rolü, siyasi parti liderlerinin rolü karşısında tartışılabilir seviyelerdedir. Millet; kendisinin uygun gördüğü adaylara değil, mutlak yetkilere sahip parti liderlerinin belirlediği adaylara oy vermek zorundadır. Bazı milletvekillerinin son zamanlarda basında yer alan, “eskiden bir padişah vardı, şimdi beş padişahımız var” ve “biz milletin değil, liderlerin vekilliğini yapıyoruz” ifadeleri, yasama erkinin gücünü nereden aldığı ve kendisini kime karşı sorumlu hissettiği konusunda daha fazla açıklamaya gerek bırakmamaktadır.İkincisi ; yasama ve yargının irade özgürlüğüdür. Ülkemizde özellikle konumuz olan yasama erki, yürütme erkinin tahakkümü altındadır. Bunun nedenlerinden birisi yukarıda zikredilen lider sultası olup, diğer bir önemli neden; yasama organı üyelerinin yürütme organı içerisinde yer alabilmeleridir. Belediye ve il genel meclisi üyeleri encümen üyesi veya başkan yardımcısı olarak, milletvekilleri ise bakan olarak, yürütme organı içerisind e yer alabilmektedir. Üstelik ülkemizde milletvekillerinin bakan olma şansı oldukça yüksektir. Şöyle ki iktidar olmak için gerekli 276 milletvekilinin yaklaşık yarısı yeni seçilmiş olup, alışma ve liderinin güvenini kazanma devresindedir. Kalanların bakan olma ihtimali; 37 / 138 = %27, bir yasama döneminde ortalama üç hükümet değişikliği yaşandığı dikkate alınırsa, 0,27*3=%81, bunun yarısının parti kurmaylarınca kullanıldığını düşünürsek %41 dir.Bu durum; bakan olup sistemden kendileri ve çevreleri adına imkanlar sağlamayı düşünen, hırslı, seçimlerde para harcayabilen, liderden uzak kalmamak için her şeyi yapabilecek yapıda insanları meclise çekmektedir. Bu tip insanların, çoğu zaman meclise girme imkanı bulması, mecliste ülke sorunlarına ilgi duyan, ide alist, araştırıcı, liyakatli insan sayısını azaltmakta ve etkisiz kılmaktadır. Böylece meclisin, hazırlanan yasa tasarılarını, bütçeleri ve uygulama sonuçlarını, istatistikler ve projeksiyonlar ışığında analiz ederek, yürütmenin ülke geleceği ile ilgili yanlışlarını zamanında görüp önleyici düzenlemeler yapma yeteneği zayıflamaktadır.İl genel meclisleri ve belediye meclislerinde durum daha da kötüdür. Bu meclislerde de aday belirlemede parti liderlerinin mutlak yetkileri bulunmakta ve meclis üyeleri encümen üyesi ve başkan yardımcısı olarak yürütme organları içerisinde yer alabilmektedirler. Bunlara ilave olarak ;
Özet olarak; yasama üyelerinin belirlenmesinde parti liderlerinin tartışmasız etkinliği, yasama organı üyelerinin yürütme içerisinde yer alma şansına sahip olmaları, özellikle yerel meclislerde yürütmeden sorumlu atanmış ve seçilmişlerin abartılı yetkilerle meclislere hükmedebilmeleri, yasamayı fonksiyonlarını yapamaz hale getirmiştir. B unların sonucunda ;
Bütün bunlar sistemi tıkamakta, sistemin problem çözme, kendi-kendini yenileyerek geliştirme yeteneğini felce uğratmaktadır. Çözüm : Yasama görevini bizzat vatandaşların yerine getirdiği doğrudan demokrasiye göre temsili demokrasinin en önemli zaafı güç konsantrasyonudur. Yürütmenin; gücün tamamına hakim olup, vatandaşı ezme, ülkeyi sorumsuzca ve kötü yönetme tehlikesidir. Çağdaş demokrasiler güç konsantrasyonu zafiyetini, gücü yasama, yürütme ve yargıya dağıtarak, ve bu birimlerin biri birlerini sağlıklı bir şekilde denetlemesini sağlayarak aşmışlardır. Bu bakımdan yasamanın görevini yapamaması, yürütmenin bir sonraki seçime kadar denetlenememesi ve hesap vermemesi anlamına gelmektedir.Çözüm, siyasi partiler ve seçim yasalarını da demokratikleştirerek, sistemi; kuvvetler ayrılığı ilkesinin ihlal edilemeyeceği, her kademedeki yasama üyelerinin seçiminde ve gerektiğinde geri çağrılmasında halkın iradesinin tek belirleyici olacağı şekilde yeniden yapılandırmaktır. Yasamayı yürütmenin tahakkümünden kurtararak, yürütmeyi denetleyebilir hale getirmek ve yargı bağımsızlığını gerçekleştirmektir.
Bir ülkenin iyi idare edilebilmesi için pek çok önemli işin aynı anda ve aksatılmadan yapılabilmesi gereklidir. Bunlardan akla ilk gelenler; iç ve dış güvenlik, adalet, eğitim, sağlık, istihdam, sosyal güvenlik hizmetleri, ülke kaynaklarının tespiti ve iyi değerlendirilmesi, yatırım önceliklerinin doğru tespiti, yurt dışı teknoloji ve sermaye imkanlarının transferi, sanayileşme ve üretimin planlanmasıdır. Bu faaliyet ve hizmetlerin layıkıyla yapılabilmesi için sistemin son derece verimli işlemesi şarttır. Bizim sistemimizde; 65 milyon insanın kaderi, adeta, o sayılarını çok gördüğümüz 37 bakan ve 150-200 üst düzey bürokratın tekelindedir. En ücra köşedeki köyün yolundan, en kıdemsiz memurun tayinine kadar hiçbir iş bu elit kadronun uygun görüşü ve imzası olmadan yapılamamaktadır. Bu şartlarda söz konusu elit kadro ne ka dar yetenekli, iyi niyetli, dürüst ve fedakar olursa olsun koskoca ülkeyi layıkıyla idare etmek şöyle dursun, bürokrasiye günlük, rutin işleri bile yaptırmakta zorlanmaktadır. Sistem aşırı merkeziyetçi, bürokratik, hantal ve verimsizdir.Aşırı merkeziyetçi bürokratik sistem, vatandaşı yönetimden dışlamıştır. Vatandaşın yönetimdeki rolü; dört senede bir mutlakıyetçi parti liderlerinin belirlediği adaylara oy vermekten ibarettir. Dört sene zarfında, görevini layıkıyla yerine getiremeyen seçilmişleri geri çağırma mekanizmaları, o kadar karmaşık düzenlenmiştir ki Cumhuriyet tarihimizde bu mekanizmayı işletmek mümkün olamamıştır. Aynı şekilde, vatandaş hizmetinden memnun olmadığı bürokratın değiştirilmesi veya hizmetinden memnun olduğu bürokratın ödüllendirilmesinde söz hakkına sahip değildir. Bunun için, Ankara’ya gitmek, yukarıda bahsettiğimiz elit kadroya ulaşmak ve derdini anlatabilmek zorundadır. Bunları yaşadığı ilçe veya il sınırları içerisindeki kademelerde, basitçe gerçekleştirme imkanı yoktur.Aşırı merk eziyetçi bürokratik sistem, vatandaşa güvenmemektedir. Kırtasiyeciliğe boğulmuştur. En basit bir iş için onlarca belge istenmekte, her belge için onlarca masa ve oda dolaştırılmaktadır. Vatandaşın yazılı beyanına bile itibar edilmemekte, bir çok iş notere havale edilmektedir.Aşırı merkeziyetçi bürokratik sistem, inandırıcılığını kaybetmiştir. Başlanılan projelerin yıllarca sürüncemede kalması, verilen sözlerin yerine getirilmemesi, ülke gündemine bomba gibi düşen iddia ve soruşturmaların bir an önce sonuçlandırılıp kamuoyuna net açıklamalar yapılmaması vb. olaylar vatandaşın sisteme olan inancını sarsmıştır. Aşırı merkeziyetçi bürokratik sistem, vatandaşa yabancılaşmıştır. Fonksiyonunu vatandaşa hizmet değil, kumanda etmek olarak algılamakta, vatandaşı hizmetkarı addetmektedir. Vatandaşın ödeme gücü olup olmadığına bakmadan peşin vergi istemekte, vergi ve kredi faizi oranlarını yükseltmekte, neredeyse her gün zam yapmaktadır. Bunların nedenini söyleme gereği duymamakta, kendi yanlışının, keyfinin ve israfının bedelini vatandaşa ödetmektedir. En küçük başarısızlıklarında özür dileyip istifa eden diğer ülke yöneticilerini pişkince görmezlikten gelmektedir. Milyonlarca insanın işsiz kalmasına, evine ekmek, hastasına ilaç alamaz hale gelmesine de aynı pişkinlikl e kayıtsız kalmaktadır.Bütün bunlar karşısında vatandaş, sisteme küsmüş, çaresizlik içerisinde, kendi başının çaresine bakmaya yönelmiştir. Vergi kaçırmak, teşvik, vergi iadesi, bedava ilaç vb. yollarla ne bulursa sistemden bir şeyler koparmaya çalışmaktadır. Kendisi yapmasa bile yapanları ayıplamamakta, aksine hoş görmekte hatta takdir etmektedir. Bütün bunlar vatandaşı, tarih boyunca her istediğinde, biricik evladını bile gözünü kırpmadan, uğruna şehit olmaya gönderdiği devletine güvenemez hale getirmiştir. Bunun farkında olan devlet de krizden kurtulmak için, G. Kore’nin yaptığı gibi, vatandaştan altınlarını, dövizlerini bozdurmasını isteyememektedir. Çözüm : Modern çağda halkın yönetime katılmasını önleyerek, onu dışlayarak ülkeyi kalkındırmak, refah seviyesini yükseltmek, muasır medeniyet seviyesine ulaşmak, kısacası milletler arenasında onurlu bir yer edinmek mümkün değildir. Bu anlamda katılımcılık, seçkinlerin halka vereceği bir lütuf değil, bir zorunluluktur.Kuvvetler ayrılığı gücü parçalara ayırarak, parçaların biri birini denetlemesini sağlıyordu. Katılımcılık ise, parçaların sivil toplum örgütleri ve halk tarafından sürekli ve yakından izlenmesi ve denetlenmesini sağlamaktadır. Katılımcılığın sağlanamadığı yönetimler kolay hata yapmakta, hatalarını gizlemek için buyurganlaşmakta hatta çeteleşmektedir. Devletin hizmetkar olma ölçüsü, katılımcılıkla doğru orantılıdır. Unutmamak gerekir ki, gerçek anlamda katılımcılık ;
sonucunda gerçekleşebilmektedir. Bunların olmadığı yerde katılımcılık yok, dolayısıyla ülkenin geleceği karanlık demektir.
Ulusal kurtuluş savaşı ve cumhuriyetin kuruluşu; maddi temeli Osmanlı’daki ilmiye, seyfiye ve kalemiye meslek gruplarına (devlet sınıfları) dayanan asker-sivil bürokrasinin öncülüğünde gerçekleştirilmiştir. 1921 anayasası dışındaki anayasalar da ağırlığı bürokratlardan oluşan meclislerce hazırlanmıştır. Bunun doğal sonucu olarak, yukarıda da bahsedildiği gibi mevcut sistemimiz son derece merkeziyetçi, bürokratik, hantal ve pahalıdır. Kaynak israfı, pahalılık ve hantallığın somutlaştığı alanların başında kamu yatırımları, kamu makine ve araçları, kamu işletmeleri ve kamu personeli gelmektedir. Yeniden yapılanmanın bir süre sonra aynı sonuçları üretmemesi için bu alanları iyi incelemek gerekmektedir.
Ülkemizde çok fazla sayıda yatırımcı kuruluş bulunmaktadır. Bunlar; belediyeler, il özel idareleri, Kamu İktisadi Teşebbüsleri, bakanlıklar, ile bunların bölge ve il teşkilatları olmak üzere toplam 4.000 civarındadır. Yani Türkiye’de yatırım ihalesi yapan 4000 adet makam bulunmaktadır. Bu makamlar aşağıdaki nedenlerle durmadan yatırım ihalesi yapmaktadırlar.
Bu durum; ülke ekonomisine özellikle iki şekilde çok büyük zara rlar vermektedir.Birincisi; yatırım önceliklerinin yanlış tespit edilmesi nedeniyle ülke ekonomisine yüz milyarlarca dolarlık zararlar verilmektedir. Bu konuda o kadar çok ve vahim örnek vardır ki bunları ifade etmek için onlarca kitap yazmak gerekir. İçme suyu, kanalizasyonu veya sulama şebekesi olmayan il ve ilçe merkezlerinde yapılan gösterişli ve lüks belediye, adliye, maliye, özel idare ve hükümet sarayları, lojmanlar ve dinlenme tesisleri. Cevher olmayan yerlere yapılan bakır ve demir çelik fabrikaları, pancar üretilemeyen yerlere yapılan şeker fabrikaları. Sırf parti büyüğünün yöresine hizmet yapmış olmak için boş yere yapılan hava alanları. Bir parti büyüğü yakının fabrikasında üretilen ürünün, komşu ile daha kısa yoldan taşınarak rekabet üstünlüğü sağlaması amacıyla yapılan ilave şehirlerarası yollar. Yapılan her tesis, fabrika ve barajdan önce inşa edilen birer şehir büyüklüğündeki sosyal tesisler.Bunlara benzer daha pek çok yanlış tercih, çoğu zaman birkaç bürokrat ve politikacı tarafından, çeşitli amaçlar gözetilerek veya yerel politikacıları susturmak ve onları borçlandırmak üzere önerilmekte, yeterince incelenmeden, etüde edilmeden acele ihale edilmektedir. Vatandaş, yasama organları ve yargı, bu yanlışların hesabını soramadığı için de önü alınamamakta, sürüp gitmektedir.İkincisi; aşırı sayıda ihale yapılmasının yol açtığı ödenek yetersizliği nedeniyle 2 yılda bitirilebilecek projeler 15-20 yılda bitirilmekte, böylece ülke ekonomisi yüz milyarlarca dolarlık zarara uğramaktadır. Halen devam etmekte olan işlerin tutarı dolar kuruna bağlı olarak 100-120 milyar dolar arasında değişmekte, bunlara her gün yenileri eklenmektedir. Ülkemizde fazlasıyla var olan yetişmiş iş gücü ve gelişmiş makine parkı sayesinde iki yılda bitirilemeyecek yatırım yoktur. Ancak, bütçeden yatırımlara yılda 5-10 milyar dolar verilebilmesi nedeniyle, onarımlar ve küçük inşaatlar dışındaki önemli projelerin ortalama tamamlanma süresi 15-20 yılı bulmaktadır. Buna göre, bundan sonra hiçbir yeni okul, hastane, kanalizasyon, yol, baraj vs. ihalesi yapılmasa, başlanan işler ancak 15-20 yılda bitirilebilecektir. Bunun yaratacağı maliyet artışını hesaplamaya çalışalım.Bir işe yatırılan para, yatırımın süresi boyunca atıl kalır. Kabaca, 10 milyon dolarlık bir yatırım iki yılda bitirilirse; 5 milyon dolar 2 yıl, aynı yatırım 10 yılda bitirilirse; 5 milyon dolar 10 yıl atıl kalır denilebilir. Bu hesaba göre ülkemizde başlanmış olan 100-120 milyar dolarlık yatırım tamamlanıncaya kadar, 50-60 milyar dolar para, 15-20 yıl atıl kala caktır.2 yılda bitirilebilecek işlerin 15 yılda bitirilmesi; kamuda, bu işler için oluşturulan kontrollük teşkilatı personeline 13 yıl boş yere ücret ödenmesi, araç, gereç, büro ve lojman tahsis edilmesine neden olmaktadır. En kötüsü, ülkenin iyi yetişmiş bu evlatları boş oturmaya, aylaklık etmeye ve körelmeye alıştırılmaktadır. Aynı şekilde, özel firmaların 2 yıl yerine 15 yıl sabit gider payı ödemelerine, pek, çok tesis ve makinelerinin 13 yıl atıl kalmasına neden olunmaktadır. Yatırımdan amaç, yatırımın bir an önce üretime geçip, yatırılan parayı geri kazandırması ve ileri ki yıllarda sağlayacağı gelirle, yeni yatırımlar için kaynak sağlamasıdır. Ortalama 2 yılda bitirilebilecek ve kendini ortalama 4 yılda ödeyebilecek bir tesisin sağlayacağı gelirle; 15 yılda aynı tesisten 15 adet, 20 yılda ise 49 adet daha yapılabilmektedir. (tablo 1) Yani 2 yılda bitirilebilecek bir tesisin yanlış planlama nedeniyle 20 yılda bitirilmesi ülkeyi başka bir kaynak harcamadan, sadece o tesisin yaratacağı kaynakla yapılabilecek 49 tesisi kazanmaktan mahrum etmektedir. Çok önemsenmesi gereken bu konuyu başka bir şekilde ifade edersek; yatırım bedeli 10 milyar dolar olan bir yatırım paketinin geç tamamlanmasının ülke ekonomisine verdiği zarar, 10uncu yılda 5*10=50milyar dolar, 15inci yılda 15*10=150milyar dolar, 20inci yılda ise 49*10=490milyar dolar olmaktadır.Sayılabilecek daha pek, çok nedenle ülkede çok fazla sayıda yatırımcı kuruluşun mevcudiyeti ve bunların denetlenememesi, ülke kaynaklarının israf edilmesine, devletin altından kalkamayacağı miktarlarda iç ve dış borç altına girmesine ve sonuçta krizlere yol açmaktadır. Bunun cezasını da hiçbir suçu ve günahı olmayan vatandaş, en ağır şekilde çekmektedir. Çözüm: Ülkemizi tanıyan hemen herkesin ortak kanaatine göre, geri kalmışlığımızın en önemli nedenlerinden birisi; yanlış yerlere yanlış yatırımlar yapılmış olmasıdır. Halen devam eden bu olumsuzluğun çözümü; yukarıda bahsedilen yerelleşme, kuvvetler ayrılığı ve katılımcılığın sağlanması ile birlikte ihaleci kuruluş sayısının azaltılması ile mümkün olacaktır. İhaleci kuruluş sayısının azaltılması yönünde atılacak ilk adım; ekli yapılanma önerisinde önerildiği gibi, belediyelerin sadece hizmet üreten, yatırım yapmayan kurumlar haline getirilmesidir. Böylece yukarıda bahsedilen yaklaşık 4000 adet ihale makamı bir anda 800’e düşecektir. Ayrıca, ekli yapılanma önerisinde tüm yerel yatırım ihalelerinin yeniden yapılandırılacak il özel idareleri tarafından yapılması öngörülmektedir. Bu durumda ihaleci kuruluş sayısı 100-150’ye düşecektir.
Kamuya ait iş makineleri : Başta belediyeler olmak üzere yukarıda bahsettiğimiz ihaleci kuruluşların hemen, hemen tamamı, yatırımlarının bir kısmı ile bakım-onarım hizmetlerinin büyük bir kısmını satın almış oldukları iş makineleri ve onları çalıştırmak için istihdam ettikleri personel marifetiyle, emaneten gerçekleştirmektedirler. Kamu kuruluşlarının elindeki makine parkının değeri; 15-20 milyar dolar olarak tahmin edilmektedir.Acaba, kamu kuruluşları ellerinde bulundurdukları ve her yıl bir miktar daha satın almaya çalıştıkları bu iş makinelerini verimli kullanabiliyorlar mı? Bu soruya cevap verebilmek için, kamu kuruluşlarındaki iş makinelerinin çalıştır ıldıkları yıllık ortalama saatler ile bu tür makinelerin ekonomik olabilmeleri için çalıştırılmaları gereken ay ve saatleri yazıp kıyaslayalım. Kamuda Ekonomik çalışma şartlarıyıllık çalışma Çalışma Aylık Yıllık Kamuda Makine Cinsi ortalaması sezonu çalışma Çalışma çalışma oranıEkskavatör 105 saat 9 ay 176 saat 2160 saat 70/2160 = % 5 Dozer 140 saat 9 ay 176 saat 2160 saat 110/2160 = % 6 Yükleyici 210 saat 9 ay 176 saat 2160 saat 180/2160 = % 10 Görüldüğü gibi her birisi için 100.000 ila 300.000 dolar ödenerek, çoğu dışarıdan ithal edilen bu makineler her yıl çalışmaları gereken sürenin %5-10’u kadar çalıştırılabilmektedir. Üstelik bu makinelerin her biri için, ortalama 3-4 kişi istihdam edilmektedir. Kamuya ait iş makineleri ile yapılan imalatların kalitesi : Kamudaki makine parkı, makinelerin verimli çalıştırılmaması ve makineler için gereğinden fazla sayıda personel istihdam edilmesinin dışında, bu makinelerle yapılan işlerin çoğunun, iyi planlanmadan ve yeterince kalite kontroluna tabi tutulmadan yapılması nedeniyle, çok daha büyük kaynak israfına neden olmaktadır. Bu işleri yapan b irçok kamu personeli kendilerini müteahhit olarak algılamakta, işlerini paldır küldür yapmaktadır. Hep beraber görüyoruz, bir caddeye dökülen beton asfalt, bazen ertesi yıl, en geç üç-dört yıl sonra yenilenmektedir. Bunu yapan büyük şehir belediyelerimiz de “biz bu yıl şu kadar milyon ton asfalt döktük” diye övünmektedirler. Oysa beton asfaltın özellikle şehir içi yollarda ömrü minimum 20 yıldır. Asfalt dökülmeden önce ve dökülürken, gerekli hazırlıklar, etütler, testler ve kontroller yapılsa, dökülen asfalt 20 yıl bozulmayacağı için, o belediyelerin her yıl milyonlarca ton asfalt dökmelerine gerek kalmayacaktır.Kamuya ait binek araçları : Son zamanlarda kamuoyunda sıkça tartışılan kamu kuruluşlarındaki binek araçları fazlalığı konusunu farklı değerlendirmek gerekir. Ülke kaynaklarının değerlendirilmesi, vatandaşa yeterli ve kaliteli hizmet verilebilmesi için, müdüründen teknisyenine kadar, kamu personelinin bir kısmına araç tahsisi elbette gereklidir. Önemli olan bunu yaparken, en ekonomik çözümün tercih e dilip edilmediğidir.Son yıllarda bazı kamu kuruluşları binek aracı ihtiyaçlarını kısmen dışarıdan araç kiralayarak karşılamaktadırlar. 2001 yılının ilk yarısında kiralanan beher araç için ödenen para her şey (akaryakıt,bakım-onarım ve sürücü ücreti) dahil olmak üzere 500-600 milyon liradır. Tabii ki kiralayan bu işten zarar etmemek için az yakıt tüketen bir araç satın almakta ve bakım-onarım giderlerini minimumda tutmak için aracını kurallara uygun kullanmaktadır. Böylece ülke ekonomisine ayrıca katkıda bulunmaktadır.Aynı kuruluş yetkilileri kuruluşa ait binek araçları maliyetinin ayda 4 milyar lira civarında olduğunu ifade etmişlerdir. İnsanın aklına hemen, “kamu kuruluşlarının; ellerindeki çoğu eski, demode ve hantal binek araçlarını satıp bu ihtiyaçlarını piyasadan kiralama yoluyla karşılamaları” gelmektedir. Burada, işten çıkarılan kadrolu şoförün yerine piyasadan bir vatandaşa iş verileceği için, istihdamın azalması da söz konusu değil. Ancak, bunun yapılamadığını görüyoruz. Çünkü, bu yapıldığı zaman , devletin ömür boyu garantili işini kaybetmek istemeyen şoför, tamirci, yedek parça satın alma memuru ve bazı yöneticilerden oluşan bir kitle, parti delegesi yakınlarını ve sendika ağalarını siyasetçilerin karşısına dikecektir. Bu sistemde hiçbir siyasi parti veya siyasetçinin böyle bir tepkiyi göze alması mümkün değildir.Çözüm : Bu olumsuzluklardan kurtulmanın yolu da sistemin yerelleştirilmesi ve demokratikleştirilmesidir. Yerel yönetimlerin ve onların içerisinde vatandaşların yetkili ve sorumlu kılındığı bir sistem, bu sorunları kolaylıkla çözebilecektir. Gücünü vatandaştan alan, onunla bütünleşmiş yönetimlerin karşısına ne parti çıkarcıları ne de sendika ağaları dikilemeyecektir. Ekli yapılanma önerisi; Kamu makine ve araçları sorununu şu şekilde çözmeyi öngörmektedir.
Kamu kuruluşlarının hemen tamamı, ellerinde bulunan çok fazla sayıda ve çeşitteki tesisi (enerji santralleri, arıtma tesisleri, çiftlikler, atölyeler, fabrikalar vs.) kendi istihdam ettikleri personel marifetiyle emaneten işletmektedirler. Bu işletmelerde de 1 yerine en az 5 personel istihdam edilmesi, hammadde ve enerji israfı, düşük kapasitede çalışma vb. nedenlerle her gün milyarlarca liralık kaynak israf edilmektedir. Çoğu tekel olan bu işletmelerin ürettiği akaryakıt, elektrik, bakır, alüminyum, demir, PVC vb. ürünler, çok fahiş fiyatlarla satılmakta gene de zarar etmeleri önlenememektedir. Bu fiyatlar bir yandan vatandaşın geçim yükünü arttırırken, diğer yandan enflasyona neden olmaktadır. Ayrıca, üretici ve sanayici bu çok pahalı temel girdilerle üretim yapmaya mecbur bırakılmaktadır. Üretici ve sanayici; globalleşen dünyada temel girdileri çok daha düşük fiyatlarla temin edebilen yabancı firmalarla içeride bile rekabet edememektedir. Bu durum karşısında, kamuoyunda bu tür işletmelerin tamamının bir an önce özelleştirilmesi önerileri yaygınlaşmaktadır. Sistem bu konuda ağır ve oyalayıcı davranmakta, ya gecikmeler sonucunda Telekom örneğinde görüldüğü gibi bu işletmelerin değerinin onda birine kadar düşmesine neden olmakta, ya da bankalar örneğinde görüldüğü gibi, bir anda on milyarlarca dolar zarara neden olmaktadır. Çözüm : Ekli yapılanma önerisi; kamuya ait, stratejik öneme haiz olmayan tüm tesis ve işletmelerin yerel yönetimlere devredilerek özerkleştirilmesini öngörmektedir. Şöyle ki;
Devletin küçültülmesi ile ilgili olarak yapılan soyut tartışmaların bir konusu da kamudaki personel sayısıdır, daha doğrusu fazlalığıdır. Kamuda istihdam edilen personelin neredeyse yüzde altmış oranında azaltılması gerektiği ifade edilmektedir. İlk bakışta bu iddialara hak vermemek elde değil. Kamu kuruluşlarında ilk göze çarpan, bir dairede bulunan beş kişinin yaptığı işin, iki kişi tarafından rahatlıkla yapılabileceğidir. Kamuda işe gitmeden maaş alan personel varlığı da iddialar arasındadır. Ayrıca yukarıdaki bölümlerde bahsedildiği gibi, doğru dürüst çalıştırılamayan makine ve tesisler için 1 yerine 3-4 kişi, 2 yılda bitirilebilecekken 15-20 yıl süren yatırımlar için binlerce kişi boş yere istihdam edilmektedir. Kamuda işçi istihdamını bu çalışmanın dışında tutuyoruz. Bir ülkenin işadamları başka ülkelerde, uluslar arası yarışmalara açık dev projeleri başarıyorlarsa, işletmeleri ve ürünleri kalite ödülleri alıyorsa o ülkede çöp toplamak, kaldırım onarmak, sigara üretmek vb. işlerin kamuda işçi istihdam etmek suretiyle yapılması düşünülemez. Kamu bu tür işleri yukarıdaki bölümlerde izah edildiği gibi, işleri ihale etmek, tesisleri kiraya vermek veya bu tür işletmeleri özerk holdingler halinde özelleştirmek suretiyle yapmalı, kendisi yapılan işlerin mali, teknik ve sosyal denetimini gerçekleştirmelidir. Kamudan beklenen denetleme görevini layıkıyla yapmasıdır. Kamuda gizlilik vb. özel durumlar haricinde, işçi istihdam edilmemelidir. Bu nedenle, bu yazıdaki personel kelimesi memuru ifade etmektedir. Ülkemizde memur statüsünde çalışan personel sayısı yaklaşık 2.200.000 dir. Gelişmiş batı ülkelerinde kamu personeli sayısı, nüfusun yüzde beş ila yüzde yedisine tekabül etmektedir. Yüz kişiye çağdaş ölçülerde eğitim, sağlık, adalet, güvenlik planlama ve koordinasyon hizmetlerinin verilebilmesi için beş kişi. Oldukça düşük bir oran. Buna göre ülkemizde istihdam edilmesi gereken kamu personeli sayısı, 65.000.000 *0,05 = 3.250.000 kişi olmaktadır. Mevcut personeline, ortalamas ı açlık sınırının altında kalan maaşı ancak fahiş faizlerle borçlanarak verebilen, ona iş yaptıramayan, onu yukarıdaki bölümlerde bahsettiğimiz pek çok olumsuzluğun baş aktörlerinden birisi olmaktan kurtaramayan kamu, bir milyon kişiyi daha nasıl istihdam edecek? Üstelik, eldeki işler bitirilmeden yeni ihaleler yapılmasın, eldeki binek araçları, iş makineleri ve işletmeler satılsın veya özelleştirilsin diyoruz. Bunlar yapıldığı zaman üç milyon kişi ne iş yapacak, bu kadar insana nereden maaş verilecek?Bu s orunun da cevabı yerelleşmiş, katılımcı demokratik sistemdir. Sistem yerelleştiği, katılımcılı hale geldiği yani demokrasinin önü açıldığı zaman, bu imkansızlar, herhangi bir krize yol açmadan, süreklilik içerisinde ve gerektiği kadar, kendi kendine gerçekleşecektir.Yerelleşmiş, katılımcı demokratik sistemde, iç-dış güvenlik, adalet, ulusal projeler ve koordinasyon konuları dışındaki kamu personeli, yerel yönetimler tarafından istihdam edilecektir. Bu istihdam, şimdiki gibi merkezi yönetimin gönderdiği personele, gene merkezi yönetimin gönderdiği maaşı vermek şeklinde göstermelik yetkilerle olmayacaktır. Yerel yönetimler; istihdam edecekleri personelin sayısı ve nitelikleri ile belirli kurallar içerisinde ücretlerini tespit etmede, görevlendirmede ve görev den almada yetkili olacakları gibi, onlara maaş, ikramiye, prim vb. ödemeleri yapmak için gerekli parayı bulmaktan da sorumlu olacaklardır. Dolayısıyla, kamunun tümündeki personel istihdamı ile ilgili politika ve prensipler, zaman içerisinde kendiliğinden yerel yönetimler tarafından belirlenecektir. Böyle bir ortamda alınacak sonuçlara kısaca göz atalım.Yerelleşmiş, katılımcı demokratik sistemde, yerel yönetimlerin en önemli gelir kalemini, yöredeki iş ve ticaret hacminden kaynaklanan KDV, muhtasar ve alım-satım vergileri oluşturacaktır. Personele yapılacak maaş, ikramiye vb. ödemeler bir şekilde bu gelir kalemiyle irtibatlandırılacaktır. Yani, bu vergilerden elde edilen gelir artınca personele yapılan ödeme artacak, gelir azalınca personele yapılan ödeme azalacak veya personel işini kaybedecektir. Dolayısıyla kamu personeli ve yerel yöneticiler için, ekonomik canlılığı arttırmak izlenecek en temel politika olacaktır. Bunun ilk adımı, istihdam ve katma değer yaratan her girişimci ve işletmeye yardımcı olmak, önlerini açmak ve bürokrasiye boğmamak olacaktır.Diğer taraftan, yönetime katılan, çeşitli kademelerde kendini ifade şansı bulan ve sorumluluk alan vatandaş, ilk önce kendisine verilen hizmetin kalitesini sorgulayacak, yetersiz ve kalitesiz hizmet üreten personelin cezalandırılmasını, iyi hizmet üretenin ise ödüllendirilmesini isteyecektir. Bu durumda personel istihdamında verimlilik ve sorumluluğu esas alan düzenlemeler yapma zorunluluğu ortaya çıkacak, kamu personeli için “kamuya kapağı attıktan sonra emekliliğe kadar etliye-sütlüye karışmadan salla başı al maaşı” dönemi sona erecek, “sorumluluk almak, üretken olmak ve verimli çalışmak” dönemi başlayacaktır.Personel istihdamında, yerel yöneticiler ve yerel meclisler yetkili, dolayısıyla vatandaş söz sahibi olunca, önceki bölümlerde işi yokuşa sürücü, kırtasiyeci ve eziyet edici olarak tanımladığımız bürokrasi bambaşka bir şekil alacak, yöresel kalkınma yarışının bayraktarlığını yapacaktır. Verimsiz üniteleri ve kaynak israfına neden olan işlemleri önce onlar tespit edip tasfiyelerini önerecek, değerlendirilemeyen kaynakları önce onlar bulup girişimcilerin önüne sereceklerdir.Her şeye rağmen Türkiye pek çok kaynağı bakir duran, bir fırsatlar ülkesidir. Bürokrasinin, yönetimin ve vatandaşın yardımcı olduğunu gören yerli girişimci yatırım yapmaya başlayacak, onu izleyen yabancı sermaye akın edip gelecektir. İstihdam, üretim ve ihracat artacak, yerel ve merkezi yönetimin gelirleri artacak, ülkede iş gücü açığı meydana gelecektir. İşte o zaman, vatandaş yönetimden yeni hizmetler isteyecektir. Mesela köylere varıncaya kadar her yerde, herkesin çocuğunu gönül rahatlığıyla bırakabileceği kreşler isteyecektir. Gençlerin en az yarısına çağdaş ölçülerde üniversite eğitimi imkanı isteyecektir. Kalan yarısına geçerli mesleki eğitim isteyecektir. Daha çok ve kaliteli sağlık hizmeti isteyecektir. Eğitim ve sağlık hizmetlerinin, üretimin, pazarlamanın, işgücünün ve teknolojinin global ölçülerde planlanmasını isteyecektir. Bu hizmetlerin yapılması halinde, Türkiye’de en az dört milyon memurun, çağdaş imkanlarla donatılmış olarak istihdam edilmesi gerekecektir.
YENİDEN YAPILANMA MODELİ ÖNERİSİ Yerel yönetimler : Bu bölüme kadar yazılanlar; yerinden yönetimi, kuvvetler ayrılığını ve katılımcılığı önermektedir. Kaynak israfını önlemeyi, demokrasiyi geliştirmeyi ve verimliliği arttırmayı önermektedir. Sistemin; zaman içerisinde değişecek şartlar karşısında tıkanmadan, kendi kendini yenileyerek şartların üstesinde gelecek ve toplumsal kalkınmayı sürekli kılacak şekilde ye niden yapılandırılmasını önermektedir.Sistemin bu önerileri gerçekleştirecek şekilde yapılandırılmasında esas alınacak ilkeleri 3.bölümde incelemiştik. Peki, yapılanmaya nereden başlanmalıdır. Bir iki bakanlığın ya da bölge müdürlüğünün kapatılması yeniden yapılanma mıdır, yoksa göz boyama mıdır? Bu çalışmanın başında da belirtildiği gibi, demokrasi bir fantezi değil, ülkelerin ekonomik kalkınma ve toplumsal refah seviyelerini belirleyen başlıca faktördür. Demokrasinin yaşanması, özümsenerek gelişmesi, giderek toplumda köklü bir demokrasi kültürünün oluşmasını sağlayan kurumlar yerel yönetimlerdir. O halde yeniden yapılanma yerel yönetimlerden, yani tabandan başlatılmalıdır. Tabandaki yapılanma, aynı zamanda tepedeki yapılanmanın nasıl olması gerektiğini belirleyecektir.Ülkemizde kamu kuruluşlarının görev ve sorumluluk alanları iç içe girmiştir. Mesela, hem belediyeler, hem il özel idareleri, hem de merkezi yönetim, içme suyu,gölet, yol, kanalizasyon vb. yatırımlar yapmaktadır. Kamuda hizmet üretecek kurumlar ile yatırım yapacak kurumlar da ayrılmamıştır. Bunun sonucunda yukarıda bahsettiğimiz gibi, yaklaşık 4.000 adet makam, yatırım ihalesi yapmaktadır. Kamuda bu anlamda karmaşa, devasa boyutlarda israf, düzensizlik ve verimsizlik söz konusudur. Düzenlil iğin ve verimliliğin ilk şartı iş bölümüdür. Bu çalışmada, bu anlamda öngörülen kamusal iş bölümü kabaca şöyledir.Böyle bir yapılanmada yerel yönetimlerin sorumluluklarıyla orantılı kaynaklara sahip olabilmeleri için yapılacak asgari düzenlemeler şunlar olmalıdır :
Bir hususu daha belirtmekte fayda var. Yerelleşme, yerinden yönetim ve demokrasi düşünceleri ülkemizde hep bazı güçlerin “üniter devlet yapımızı zaafa uğratır” eleştirilerine, hatta saldırılarına maruz kalmıştır. Ancak, ülkemizde geçen yüzyılın ikinci yarısında yaşananlar, üniter devlet yapısını korumanın, onun bekçiliğini yaptıklarını iddia edenlerin tekelinde olmadığını kanıtlamıştır. Anadolu insanı; sağdan-soldan, içeriden-dışarıdan, gizli-açık pe k çok tahrik ve provakasyona rağmen, barış içerisinde bir arada yaşama iradesini çok net bir şekilde ortaya koymuştur. Bu süreç halkın; üniter devlet yapısına herkesten daha fazla bilinçle bağlı olduğunu, ama bunun karşılığında sistemin kendisini dışlamasına, işsizlikle, pahalılıkla, cehalet ve sefaletle ezmesine razı olmadığını gösteren sağduyulu tavırlarıyla doludur.Esasen bu çalışmada anlatılanların gerçekleştiği çağdaş demokratik sistemlerde bir iki meczubun dışında birilerinin üniter devlet yapısına karşı olacağını düşünmek bile mümkün değildir.
En az 3.000 nüfuslu yerleşim merkezlerinde kurulur. Bir belediyenin kapsadığı nüfus 100.000’e ulaşınca iki ayrı belediye halinde tekrar örgütlenir. Birden fazla belediyenin bulunduğu yerlerde koordinasyon, büyük şehir belediyesi tarafından sağlanır. Kentin sosyal yaşamını düzenleyen, kentin sosyal gelişmesini planlayan ve mevcut tesislerin en verimli şekilde işletilmesini sağlayan hizmet kurumlarıdır. Yatırım yapma görev ve yetkileri yoktur. Kentin gelişmesi ve sosyal yaşam seviyesinin yükselmesi için gerekli tüm yatırımlar; belediyece planlanarak ilçe meclisine sunulur, ilçe meclisi önem sırasına göre bunları il özel idaresi yatırım programına aldırarak gerçekleştirir ve işletilmesi için belediyeye teslim eder. Belediyeler personel dahil tüm giderlerini aşağıda sıralanan gelirlerinden karşılarlar, il özel idaresi haricindeki hiçbir kurumdan borç alamazlar, kredi kullanamazlar. Yan şirket kuramazlar, vakıf veya şirket ortağı olamazlar. Belediyelerd en beklenen; istihdam yaratma değil, temiz, düzenli ve canlı bir kent yaşamı için gerekli hizmetlerin en iyi ve en ucuz şekilde temini, topluma iyi eğitilmiş, sağlıklı nesiller kazandırılması olmalıdır. Bu yaklaşım, belediyeleri özellikle yatırımlarda; önceliklerin doğru tespit edilmesi, finansman temini, zamanında yetiştirme, kalite kontrol vb. pek çok karmaşadan kurtaracak, kaynak israfını önleyecektir. Böylece belediyeler; eğitim, çevre, sağlık ve sosyal yaşam seviyesinin yükseltilmesi olarak özetlenebilecek, esas görevlerine daha çok zaman ve imkan ayırabileceklerdir. Belediyeler bu görevlerini layıkıyla yaptıkları zaman, esnaf, tüccar ve iş adamları daha çok ve daha istikrarlı istihdam imkanları sağlayacaklardır.Belediyelerin alt birimleri ; 1.Köy muhtarlıkları, 2.Semt temsilcilikleridir. Köy muhtarlıkları; belediye sınırları dışında kalan ve nüfusu 3.000 den az olan yerleşim birimlerinin yönetim birimi olup, ülkemizde uygulanan geleneksel, yerinden yönetim biçimidir. Kalkınmanın, ülke kaynaklarını doğru tespit etmenin, onları korumanın ve iyi değerlendirmenin ilk adresi, sağlıklı kentleşmenin sigortasıdır. Özel idare, her köyde imkan ölçüsünde, aynı zamanda kütüphane, kıraathane, halkevi, konukevi vb. amaçlarla kullanılabilecek bir köy evi inşa edip, telefon, faks, internet vb. donanımıyla birlikte muhtarlığa vermek zorundadır. Nüfus, ekonomik ve sosyal canlılık gibi nedenlerin gerektirdiği durumlarda, köyün bağlı olduğu belediye meclisi kararıyla köy evine muhtar tarafından, sü resi bir sonraki seçim tarihini üç aydan fazla aşmamak üzere, sözleşmeli personel (köy katibi) atanabilir.Köyün yasama ve denetim organıdır. Nüfusu 1.000 e kadar olan köylerde 3, nüfusu 1.001-2.000 arasındaki köylerde 5, nüfusu 2.001-3.000 arasındaki köylerde 7, üyeden oluşur. Asıl üye kadar yedek üye seçilir. Köy ihtiyar heyeti seçildikten sonra en yaşlı üyenin başkanlığında toplanarak heyet başkanını seçer. Üç gün sonra toplanarak, muhtarın hazırlayacağı yerleşme, imar ve gelişme planları ile köy bütçesi ve çalışma program tasarısını görüşüp onaylar. Daha sonra en az üç ayda bir kere toplanarak köyün sosyal,ekonomik ve güvenlikle ilgili durumunu, köydeki ihtiyaçları ve çalışma programındaki gelişmeleri görüşür. Heyet, toplantılarda aldığı kararları ve tespit ettiği önemli hususları köy defterine tutanak şeklinde yazar. Heyet başkanı, bu tutanakların birer kopyasını bir hafta içinde belediye başkanına, kaymakama ve ilçe özel idare başkanına ulaştırmak zorundadır. Belediye başkanı, kaymakam ve ilçe özel idare başkanı, köy ihtiyar heyeti toplantılarına yılda en az bir kere ayrı, ayrı veya birlikte katılmak zorundadır. Seçmenlerin veya ihtiyar heyetinin beşte ikisinin istemesi halinde önemli kararlar için referanduma gidilir. Seçmenlerin beşte ikisinin yazılı müracaatı halinde ihtiyar heyeti seçimleri yenilenir. Muhtar, köyde en az bir yıldan beri fiilen ikamet etmekte olan adaylar arasından ve tek dereceli seçimle seçilir. İlk seçimde adaylardan hiçbirisinin geçerli oyların yarısından fazlasını alamaması halinde, bir hafta sonra, en çok oyu almış iki adayın katılacağı ikinci tur seçimde, geçerli oyların çoğunu alan aday muhtar seçilmiş olur. Muhtar, köyün bağlı olduğu belde veya ilçe belediye meclisinin doğal üyesidir. İhtiyar heyetinin; muhtarın hazırladığı faaliyet raporu, bütçe veya programı beşte üç çoğunlukla ret etmesi, ya da seçmenlerin beşte ikisinin yazılı müracaatı halinde muhtar düşer. Heyet Başkanı seçimlerde en çok oyu almış olan heyet üyesini geçici muhtar tayin eder. Bir ay içerisinde seçime gidilerek yeni muhtar seçilir. Köy encümeni, köyün yürütme organıdır. Muhtar bu organın başıdır. Encümen üyeleri; muhtar tarafından atanan okul müdürü veya öğretmen, doktor veya sağlık memuru ve köy katibinden oluşur. Muhtara ve encümen üyelerine belediye bütçesinden, belediye meclisinin belirleyeceği miktarda maaş ödenir.
İhtiyar heyeti; yukarıdaki vergilerin oranları ile vergilere esas rayiçleri, merkezi idarenin bölgelere göre tespit edeceği alt ve üst sınırlar içerisinde belirleme yetkisine sahiptir.
Semt temsilcilikleri; çağdaş örgütlü toplum düzeyinin, katılımcılığın ve bir demokrasi okulu olması gereken yerel yönetimlerin, ilk basamağı ve temel taşlarıdır. İl özel idaresi, semt temsilciliği için, aynı zamanda kütüphane, kıraathane, halkevi vb. amaçlarla kullanılabilecek bir mekan temin etmek, belediye de işletme giderlerini karşılamak zorundadır. Kentteki her semt temsilciliği, aynı zamanda varsa belediyeye bağlı bir veya daha çok köy muhtarlığının, kentteki irtibat bürosu görevi ni de üstlenir.Her belediyede en az 2 adet semt temsilciliği bulunur. Bir temsilciliğin kapsadığı nüfus 10.000’e ulaşınca iki ayrı temsilcilik halinde tekrar örgütlenir. Belediyenin semtteki icraatı atanmış semt sekreteri tarafından organize edilir. Her temsilciliğe, belediye başkanı tarafından, süresi bir sonraki seçim tarihini üç aydan fazla aşmamak üzere, bir sözleşmeli semt sekreteri ve gerekiyorsa belediye meclisi kararıyla gerektiği kadar yardımcı personel atanır. Semt sekreteri, belediye meclisi t oplantılarına fahri üye olarak katılır. Semt sekreteri ve diğer personele belediye bütçesinden, belediye meclis kararıyla belirlenecek miktarda maaş ödenir.Seçmenlerin beşte ikisinin yazılı müracaatı halinde semt sekreterinin görevine son verilir. Semt temsilciliğinin görevleri :
Senede en az bir kere tek başlarına veya komşu semt temsilcilikleriyle birlikte, sivil toplum örgütlerinin katılımıyla halk toplantıları düzenlenmesi. Bu toplantılara yerel ve merkezi yönetim sorumlularının katılımının sağlanması.
Belediyenin yasama ve denetim organıdır. Belediye meclisi üyeleri seçiminde her semt temsilciliği bir seçim bölgesidir. Kentte en az bir yıldan beri fiilen ikamet etmekte olan adaylar arasından, seçimde en çok oy alan, nüfusu 5.000 e kadar olan her semtten 1, nüfusu 5.001-10.000 arasındaki semtlerden seçilen 2’şer üyeden oluşur. Ayrıca her kentte seçimde en çok oy alan partilerce, azalan bakiye usulüyle 3 üye seçilir. Asıl üye kadar yedek üye seçilir. Belediye başkanı ve kente bağlı köy muhtarları da meclisin doğal üyesidirler.Belediye meclisi üyeleri, seçildikten sonra en yaşlı üyenin başkanlığında toplanarak meclis başkanını seçer. Bir hafta sonra toplanarak, belediye başkanının encümenle birlikte hazırladığı çalışma programını ve bütçeyi görüşüp onaylar. Daha sonra ayda en az bir kere toplanarak çalışma programındaki ilerlemeleri, kentteki sosyal gelişme leri ve yeni ihtiyaçları görüşür.Meclis başkanı her toplantı sonunda bir sonraki toplantı gündemini açıklar. Üyeler gündeme alınmasını istedikleri konuları bilahare faks veya yazıyla meclis başkanlığına bildirebilirler. Böylece şekillenen gündemi başkan , toplantıya bir hafta kala faks ve semt temsilcilikleri vasıtasıyla üyelere bildirir. Meclis başkanı kendisi resen, üyelerin üçte birinin veya belediye başkanının talebi üzerine meclisi olağanüstü toplantıya çağırabilir.Meclis bünyesinde kurulan komisyonlar , partilerin ve bağımsızların sahip oldukları sandalye oranında oluşturulur. Komisyonlarda dışarıdan uzman kişi ve kuruluşlar çalıştırılabilir. Komisyonlar inceledikleri konuyla ilgili sivil toplum örgütlerinin görüşlerini istemek zorundadır. Meclis ve komisyon toplantılarının halktan ve basından gizli yapılması kararları, meclisin beşte üç çoğunluk kararına tabidir. Meclis üyeleri, komisyon üyeleri ve komisyonlarda görev alan diğer personele belediye bütçesinden, meclisçe belirlenecek miktarda ödeme yapılır.Meclis başkanı, toplantı tutanakları ve komisyon raporlarının birer kopyasını; kaymakam, ilçe ve il özel idare başkanları ile semt temsilcilerine 24 saat içerisinde ulaştırmak zorundadır. Vali, kaymakamdan alacağı raporu, gerek görürse vilayetin görüşü ile birlikte il idare mahkemesine gönderir. Mahkemeden yürütmeyi durdurma kararı çıkmadığı sürece meclis kararları geçerlidir. Belediye meclisi toplantılarına kaymakam ve ilçe özel idare başkanı yılda en az üç kez, vali ve il özel idare başkanı en az birer kez katılmak zorundadır. Belediye başkanı, kent veya bağlı köylerde, en az bir yıldan beri fiilen ikamet etmekte olan adaylar arasından seçilir. İlk seçimde adaylardan hiçbirisinin geçerli oyların yarısından fazlasını alamaması halinde, bir hafta sonra, en çok oyu almış iki aday için yapılacak ikinci tur seçimde geçerli oyların çoğunu alan aday Belediye başkanı seçilmiş olur. Belediye başkanı belediyede yürütme organının başı, belediye ve ilçe meclislerinin doğal, il genel meclisinin fahri üyesidir. Belediye başkanına belediye bütçesinden, meclis kararıyla belirlenecek miktarda maaş ödenir. Belediye meclisinin; faaliyet raporu, bütçe veya programı beşte üç çoğunlukla ret etmesi, ya da seçmenlerin beşte ikisinin yazılı müracaatı halinde belediye başkanı düşer. Meclis Başkanı seçimlerde en çok oyu almış olan meclis üyesini geçici belediye başkanı tayin eder. Bir ay içerisinde seçime gidilerek yeni belediye başkanı seçilir.
Belediye encümeni, belediyenin yürütme o rganıdır. Belediye Başkanı bu organın başıdır. Encümen üyeleri; belediye başkanı tarafından atanan belediye birim amirleri (eğitim, sağlık, spor, kültür, çevre, temizlik, zabıta, trafik, imar, muhasebe) ile başkan yardımcılarından oluşur. Belediye veya il genel meclisi üyeleri, belediye başkan yardımcısı veya birim amiri olarak görevlendirilemezler. Kente bağlı köy muhtarlıklarına görevleriyle ilgili (bütçe,imar,öğretmen vb. personel temini gibi) konularda teknik yardımda bulunmak ta ilçe encümeninin görevleri arasındadır.
Belediyelerin Gelir kaynakları :
Belediye meclisi; yukarıdaki vergilerin oranları ile vergilere esas rayiçleri, merkezi idarenin bölgelere göre tespit edeceği alt ve üst sınırlar içerisinde b elirleme yetkisine sahiptir.
Kent içi hizmetlerde kamusal işbölümü
Kent dışı hizmetlerde kamusal işbölümü
ekA.xls
Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Vakfı | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||