| |
| Genç Kız Evi
Genç Kız Evi'nden HaberlerGenç Kız Evi'nden İlk Haberler Genç Kız Evi'nde Şenlik Var Zorlu kış .... Ardından bahar. Genç Kız Evi'nde Sevinç Genç Kız Evi'nden İlk Haberler "Keşanlı Ali Destanı" oyununu seyrettiyseniz, eminim aradan bunca yıl geçmesine karşın unutmamışsınızdır. Bir gecekondu mahallesinde geçen olayları, Haldun Taner kalemiyle, Engin Cezzar, Gülriz Sururi ve Genco Erkal oyunculuklarıyla, bu oyun olarak tiyatro tarihimizin kilometre taşlarından biri yapmıştı. Oyun, korunun söylediği bir şarkıyla başlıyordu: "Sinekli dağ burası, Şehre tepeden bakar." Bizim, Boztepe Mahallesi'ndeki Genç Kız Evimiz de şehre tepeden bakan binlerce gecekondudan biri. Gazi Osman Paşa Mahallesinin lüks konutlarında oturanlar, tepelerdeki gecekondulara bakarlarsa, bizim beyaz badanalı , pencereleri ve kapısı mor boyalı evimizi, mor bir çerçeve ve mor renkle yazılmış "Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Vakfı" tabelamızı da görebilirler. Evimiz üç oda bir salon. Odalar da, salon da, mutfak da bir çoğumuzun alıştığı büyüklüğün yarısından bile küçük. Hani, nohut oda, bakla sofa derler ya, işte öyle. Ortaya kurduğumuz sobayla ısınıyoruz. Ama hangi gönüllümüze sorsanız, coşkuyla, "çok güzel, çok sevimli" diyecektir size. Odalardan birini, kitaplık ve bilgisayar odası yaptık. En minik odasını da Evi'mizin sorumlu ablası Sibel Koca'ya ayırdık. Sibel, Hacettepe Üniversitesi Kütüphanecilik Bölümünü bitirmiş. O odayı, çoğu kez özel konuşma yapmak isteyen anneler ve kızlarımız için de kullanıyoruz. Üçüncü odayı derslik gibi düzenledik. O odada kızlarımız ödevlerini yapıyorlar. Hafta sonlarında da aynı odada iki ablaları (Melek ve Sibel) onlara Matematik ve İngilizce derslerinde yardımcı oluyorlar. Yaratıcı drama konusunda Nazlı Koca'nın katkısını sözcüklere sığdırmak olanaksız bence. Her üçü, kızlarımıza çok önemli olduklarını hissettiriyorlar. Yüreklerindeki sevgiyi onlara aktarıyorlar. Tüm gönüllülerimizin de katkılarıyla, kızlarımız, belki de ilk kez, kendilerini çok değerli hissediyor ve kocaman bir sevgi yumağı içinde rahatlıyorlar; özgüvenleri gözle görülür bir biçimde artıyor. "Artıyor" deyince bir mutluluğu daha sizlerle paylaşmak isteriz. Bu üç ay içinde, kızlarımızın ders notlarında yükselme var. Öğretmenlerin verdikleri ödevleri kitaplıktan ve internetten yararlanarak yaptıkları için, öğretmenleri de bu gelişmenin farkındalar. Bilgisayarla oynamayı, kitap okumanın hep önünde tuttukları için, önlem almak zorunda kaldık. Bilgisayara süre kısıtlaması getirirken; kitap okuyup, özet çıkaranlara ödül vereceğimizi, onlara Ankara'yı gezdireceğimizi, Anıt Kabir'e götüreceğimizi söyledik. Coşkularını sözcüklerle anlatmak çok zor. Görmek gerek. Kitap okuma oranı gittikçe artıyor. Şu anda 52 genç kızımız var. Onlara neden buraya geldiklerini sorduk. Bakın neler söylediler: o) Burası sessiz. Rahatça ödevimizi yapabiliyoruz. Evde kardeşler, televizyon, yani gürültü patırtı çok. Sonra ev işi de var. o) Burası sıcak. Masraf olmasın diye evde sobayı geç yakıyoruz. o) Ödevlerimizi yaparken bilmediklerimizi sorabiliyoruz; kitaplıktan yararlanabiliyoruz. o) Oyun oynayabiliyoruz. o) Hepimiz rahat rahat konuşabiliyor, düşündüklerimizi söyleyebiliyoruz. o) Evde de okulda da hep erkeklerin istediği olurdu. Şimdi, biz de onları çatlatıyoruz. "Bu ev biz kızların; erkekler alınmıyor" diyoruz. Burada neler yaptığımızı anlatıyoruz. Çok kıskanıyorlar. Evet, işte kızlarımızın evimize gelme nedenleri kendi deyişleriyle bunlar. Çalışmaları aktardığımız bazı dostlarımız biraz buruk soruyorlar : o) "Açılış yaptınız da, bizi çağırmadınız mı?" o) "Yoo hayır, açılış yapamadık. Yapamadık çünkü daha evimizi yerleştirmeye çalışırken, kızlar ve anneleri kapımızı çalmaya başladılar. Sorular yağmur gibi, her gün artarak sürüyor. Hele kızları durdurmak olası değil. Milli Eğitim Bakanlığı, okulları bir hafta önce kapatınca da olan oldu. Kızlar kapımıza dayandı. Zaten onlar için hazırladığımız, onların olan evlerine girip sahiplendiler. Yani kendi evlerinin açılışını kendileri yaptılar." diyoruz coşkuyla. Haberi olmayan dostlarımız da olanları öğrenince, sanırım bizim bu coşkumuza katılacaklardır. Biz, Vakıf gönüllüleri arkadaşlar, güzel şeyler yaptıkça, zorlukları yendikçe, kendimizi kutlar, alkışlarız. Genç Kız Evi açılalı üç ay oldu. Her şey çok güzel. Bu hafta yine kendimizi alkışladık. Başarmak, asıl önemlisi bunu sürdürmek çok önemli. Çarşamba günleri, Genç Kız Evi'mizin kapısı annelere açılıyor. Kızını okula gönderen her anneye üretmesi için iş veriyoruz. Yapınca da, parasını ödüyoruz. Yoksulluğun solgunlaştırdığı yüzleri gülüyor. Yoksulluğu böylesine taşıyabilmek zor iş. Hepsi çok onurlu kadınlar. Birisiyle yaşadığımız bir anıyı, sizlerle de paylaşmak istiyorum. O yüreği kocaman, içi güzel kadının adın gelin Zeynep olsun. Zeynep'in o gün yüzü bembeyazdı. Ağrısı olduğunu farketmemek de olanaksız. "Neyin var?" diyorum, "Üç gündür kanamam var. Bir de sancı ki sorma !!" diyor. "Doktora gittin mi?" diyorum. "Yeşil kartım var. Ama yol parası gerek" derken, sürmeli gibi duran kara gözlerini kaçırıyor. Boğulacak gibi oluyorum. "Ben sana yol paranı vereyim" diyorum utanarak. Utanması gerekenler görmez, duymazken. "Yok olmaz. Üretmem için verdiğiniz tutakları bitirince vereceğiniz parayla giderim" deyip kaçar gibi uzaklaşıyor. Ertesi hafta tutakları getiriyor; parasını alıyor. Daha sonraki hafta yine soruyorum: "Gittin mi doktora?" "Evet, ilaç yazdı doktor. Bu haftaki tutakları getirdim. Paramı verin de gidip ilaçlarımı alayım" diyor. Zeynep'in kanaması bir ay devam etti. Ya biz ona üretecek tutak vermeseydik; ürettiği şeylerin parasını ödemeseydik... Boztepe'de Zeynep kadınlar o kadar çokki. Çoğunun kocası mevsimlik iş görüyor. Kiminin kocasını ekonomik kriz vurmuş. Yani işsiz. Bizim öğrettiğimiz, üretmek için verdiğimiz işler, az da olsa dertlerine deva oldu anlaşılan. Şimdi sizlerden destek bekliyoruz sevgili dostlar. Onların ürettiklerini hep birlikte satmalıyız. Satmalıyızki, yeni malzemeler alıp onlara verebilelim. Çarşamba günleri hem iş yapıyoruz, hem dertleşiyoruz, hem sorunlara çare arıyoruz. Kadın hakları, şiddet, hijyen, doğum kontrolu, üreme sağlığı konularında konuşuyoruz. Bazı konularda uzmanları çağıracağımızı söylüyoruz. Seviniyorlar. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nü onlara bir hafta önce anlattık. İlgiyle dinlediler. "Haftaya burada hep birlikte Dünya Kadınlar Günü'nü kutlayacağız" dedik. Sözümüzde de durduk. 8 Mart'ta börekler, çörekler, pastalar aldık, evimize gittik. Güzel bir sofra kurduk, çayımızı demledik, kadınlarımızı beklemeye başladık. Aradan bir hafta geçmişti; ya unuttularsa?! Saat 13.30'da kapı çaldı. Bütün kadınlar bayramlıklarını giymişler; kiminin elinde dolma, kiminin elinde patates salatası, kiminin elinde gözlemesi vs neşe içinde içeri daldılar. Evimiz bir anda ışıl ışıl oldu sanki. Çoğunun bebeleri vardı. Üretim gününe onlarla gelirlerdi. Ama o gün bebeler yoktu. "Ne yaptınız bebeleri?" dedik. "Dedin ya, bugün Dünya Kadınlar Günü. Kocalara bıraktık". Saat 15.00'de okuldan çıkan kızlarımız, küçük kadınlarımız katıldı aramıza. Güldük eğlendik. Kadın olmanın keyfini çıkardık. Boztepe Mahallesi'nin kadınları, ilk kez, bu yıl, tepeden baktıkları şehirdeki kadınlarla birlikte Dünya Kadınlar Günü'nü kutladı. Boztepe Mahallesi'ne bahar geldi dostlar. Hadi sesimize ses, gücümüze güç katın. Hepinizi Vakfımıza, Genç Kız Evimize bekliyoruz. Paylaştıkça güçleneceğimizi biliyoruz çünkü. Genç Kız Evi'nde Şenlik Var Boztepe ilköğretim okulunun zili son kez çaldı. Sınıflarından fırlayan çocuklar, bağırış, çığırış neşe içinde koşarak sokaklara dağıldılar. Okul, eylul ayının 15'ine kadar sürecek bir sessizliğe gömüldü. Çocuklar okuldaki şenliği, ellerinde karneleriyle Genç Kız Evine taşıdılar. Ben takdir aldım. - Ben de teşekkür getirdim. - Tüm notlarımı yükseltmişim. - Geçtim... Geçtim. Hani matematik ve ingilizcem kötüydü ya, ikisini de düzelttim. Hepsi bir ağızdan konuşuyor. Hepsi zıpzıp taşı giibi. Ne enerji?!.. - Burada, evimizde, bir parti verebilir miyiz? - Lütfen. - Biz her şeyi hazırlarız. Sessizlik. Gözlerinde kocaman soru işaretleri bize bakıyorlar. "Hayır" sözcüğü bütün mutluluklarını alıp götürecek. Buna hiçbirimizin cesaret edebileceğini sanmıyorum. Ayrıca, kızlarımızın "parti"sini çok merak ediyoruz. Biri fısıldar gibi soruyor : - Parti yapabilir miyiz? - Evet. Genç Kız Evi'nin duvarlarını, pencerelerini aşan sevinç, sokaktan geçenlerin merakla bakmasına neden oluyor. Hemen o gün kızlarımız, üstünde kendi elleriyle yaptıkları kalp resimleri bulunan davetiyeleri konu komşuya, bizlere verdiler. Parti günü heyecan içinde genç kız evine koştuk. Bizim küçük salonumuzun ortasındaki masalar kaldırılmıştı. Duvarlar boyunca koltuklar sıralanmıştı. Bizden önce gelen konu komşunun bir kısmı yerlerini almışlardı bile. Kızlarımızın bazıları bizi karşılıyor; bazıları da mutfakta harıl harıl birşeyler yapıyorlardı. Hepsi çok şıktı. Bazılarında folklor elbiseleri vardı. Bazıları boyanmışlardı. Salon dolunca müzik başladı. Kızlarımız bir birinden güzel dans ve folklor gösterileri yaptılar, şarkılar söylediler. Sonra da "Kendi ellerimizle yaptık" dedikleri, börekleri, çörekleri, patates salatısını, kısırı tabaklar içinde bizlere sundular. Öğleden sonra , bu kez biz onlar için hazırladığımız ödüllü oyunlar oynattık. Mutluluktan uçtular. Çünkü onların "parti"lerinde bu büyük bir yenilikti. Verdiğimiz mini mini armağanlara durup durup teşekkürler ettiler. Oysa bizim onlara teşekkürün ötesinde borcumuz var. O gün, hepimiz, kentteki yaşıtlarının parti anlayışlarını, yaşamlarını düşünmeden edemedik. Saat geliyordu. Anneler kıpırdanmaya başladı. Akşama yemek yapmak gerek. - Hele durun, dedik. Kışın bir söz vermiştik. Sizleri Anıtkabir'e götürecektik. Gelmek isteyenler adlarını yazdırsın. Kaç kişi olduğunu bilelim ki, ona göre otobüs tutalım. Ortalık bir anda bayram yerine döndü. Bazıları kaygılı ... - Benim adam ne bana ne kıza dünyada izin vermez. - Hepimiz gidersek seninki de benimki de izin verir. - Kaynanam inşallah bebeme bakar. - Adamlar işsiz güçsüz oturuyorlar ne olur sanki bir kez baksalar. - Kente ineceğiz ha?! - Atatürk'ün huzuruna varacağız. - Onbeş yıldır Ankara'dayım. Boztepe'nin eteğine bir kez, o da adamla indim. Sağlık ocağına oğlanı aşıya götürdüm. - Hadi kadınlar, yürüyün eve gidelim. Ne yapıp edip adamları kandıralım. - Kızların da, bizlerin de adlarımızı yazın siz. Bizi almadan gitmeyin ha.. Gönüllülerimiz de onlar kadar heyecanlı. Otobüslerden fiyatlar alınıyor. Görev bölümü yapılıyor. Emel Kılıçarslan ve Banu Pehlivan, 46 kişilik iki otobüsle gerekli anlaşmayı yaptılar. İşi sağlama bağlamak için de otobüsün birine Emel, birine Banu binecekti. Saat 9.30'da Boztepe'nin eteğinde olacaklardı. Sokaklar dar olduğu için otobüslerin Genç Kız Evi'mize kadar çıkması ve dönüş yapması tehlikeli olabilirdi. Bir gün önceden Jale Şengül, koca bir kutuya doldurduğu boş sandviçleri, Tülin Koca, dilim dilim kestirdiği peynirleri yüklenip Vakfa geldi. Elbirliği, gönülbirliği edip sandviçleri tek tek hazırladık, jelatinlerle çift çift sardık. Ertesi gün, erkenden Genç Kız Evi'ne gittik.Kızlarımızı ve analarını biz karşılayalım istiyorduk. Ama onlar bizden çok önce gelmişlerdi. Hepsi bayramlıklarını giymişlerdi. Ellerinde yiyecek çıkınları vardı. Ata'nın huzurundan çıkınca bir de hayvanat bahçesine gideceğiz dediniz ya... Çocuklar acıkır diye düşündük. Listedeki herkes tamam olunca, hep birlikte güle oynaya bayırdan aşağıya yürümeye başladık. Bazı pencerelerden gizli gizli bakanların yanı sıra, evlerinin kapılarının önüne çıkanlar da vardı. Kızı olan kadınların ve kız olmaktan dolayı kendilerini hep eksikli hisseden çocuklarımızın başı dik, özgüvenli yürüyüşleri bizi de yüreklendirdi. Doğru yerde, doğru bir iş yapıyorduk. Bütün mahalle biliyordu nereye gittiğimizi; ama bizimkiler, yine de bakanlara söylüyorlardı. - Anıtkabire, Atatürk'ün huzuruna gidiyoruz. - Sonra da hayvanat bahçesini gideceğiz. Akşama anca döneriz. Kızlarımızdan birinin büyükannesi, "Önce Allaha, sonra size emanetler. Hadi güle güle gidin, güle güle gelin" diye sesleniyor. Sonra da arkamızdan bir tas su döküyor. Çünkü tepeden baktıkları kent, onlara çok uzak görünüyor. Trafiği, gürültüsü, kalabalığı, yüksek yüksek binaları ve iki katlı otobüsleriyle, sirenleriyle kent "merhaba" diyor onlara. Anıtkabir'in merdivenlerinde gönüllümüz Jale'nin Anıtkabir'le, kurtuluş savaşıyla, Atatürk'le ilgili verdiği bilgileri cankulağıyla dinliyorlar. Anıtkabiri, müzesini, kurtuluş savaşının canlandırıldığı bölümü büyük bir duygu yoğunluğuyla dolaşıyorlar. Bazıları gözyaşlarını tutamıyor. Çıkışa yedi sekiz tane defter konmuş. Kızlarımız hemen sıraya giriyorlar; Atatürk'lerine duygularını yazmak için. Bir iki tanesini onlar yazarken biz de elimizdeki kağıda yazıyoruz:
"Atam; "Sevgili Atatürk'ümüz, Kızlarımızın annelerine "Sizler de bir şeyler yazmak ister misiniz?" diye soruyoruz. Gözleri bulutlanıyor. İçlerinden biri sessizliği bozuyor: "Buradaki bütün kadınlar daha çocukken okullarından koparılıp alındı, evlendirildi. Ben ilk bebeğimi kucağıma aldığımda onbeşime yeni girmiştim. Bizler çocuklarımızla birlikte büyüdük. Zorlanırsam eğri büğrü birşeyler yazabilirim ama, Atatürk'ten utanırım" diyor. Yüreğimiz sıkışıyor. Utanması gereken onlar mı? Programımız aksamadan sürüyor. Saat 13.00'te hayvanat bahçesinin piknik alanına giriyoruz. Kızlarımız salıncaklara, tahterevallilere, kaydıraklara koşuyor. Anneler getirdikleri çıkınları açıyorlar. Piknik masaları domates, salatalık, yumurta, peynir, sarma, patates salatası vs. donatılıyor. Biz de hazırladığımız sandviçleri dağıtıyoruz. Yılda bir ya da iki kez giydikleri ayakkabılar, kadınların ayaklarını acıtıyor. Çimenlere oturup ayakkabılarını çıkarıyorlar; ayaklarını elleriyle ovuyorlar. İçlerinden bir ikisi dayanamayıp kızlarıyla birlikte salıncaklarda sallanıyor, tahteravalliye biniyor, top oynuyor. Kısa bir süre sonra çocuklarla annelerinin birbirinden farkı kalmıyor. Zorla ellerinden alınan, yaşayamadıkları çocukluklarını genç anneler çılgınca yaşıyorlar. Hayvanları görebilmek için o kafesten o kafese koşuyorlar. "Artık dönüyoruz" diyebilmek ne zor. Boztepe Mahallesine vardığımızda kızlarımız, anneleri, hepimiz sarılıyoruz birbirimize. Durup durup teşekkür ediyorlar. Biz de onlara teşekkür ediyoruz. Mutluluğu, nimetleri paylaştıkça çoğalıyoruz, güçleniyoruz çünkü. Yoksulluğu, işsizliği, yeşil kartla çözmeye çalıştıkları sağlık sorunlarını bir günlüğüne arkalarında, evlerinde bırakmış olan kızlarımız ve kadınlarımız, "hoşçakalın" diye el sallayarak, sorunlarla dolu evlerine doğru yürümeye başladılar. "Ben neler yapabilirim, nasıl katkıda bulunabilirim" diyen; sesimizi duyan herkesi, bu kısır döngüyü aşmak için, güçbirliğine, gönül birliğine çağrıyoruz. Sesimize ses, ellerimize el vereceğinize olan inancımızı hiç yitirmiyoruz. Zorlu kış .... Ardından bahar. Devlet İstatistik Kurumu'nun tüketim harcamaları araştırması sonuçlarında gelir gruplarına göre harcama türleri arasında en büyük fark eğitim harcamalarında ortaya çıkmış. Üst gelir grubundaki 3.519.000 aile geçen yıl 68,1 milyon liralik egitim harcaması yaparken; bu tutar alt gelir grubunda 0,5 milyon lirada kalmış. Yani zenginlerin eğitime ayırdıkları para, yoksul kesimin ayırdığından tam 136 kat fazla. Toplam işsiz sayısının 2.850.000 kişiye ulaştığı düşünülürse, yaşamak için savaş veren bu insanların eğitime yeterince pay ayıramamaları doğal değil mi? Doğal olmayan bu gerçekleri görüp, bilip çözüm üretmemek; susmak; gündem değiştirmek. Doğal olmayan, devlet bütçesinden eğitime az pay ayırmak. Özel okullara, özel üniversitelere kol-kanat gerip, devlet okullarını göz ardı etmek, alt yapısını hazırlamadan 8 yıllık zorunlu ilköğretim yasasını çıkarıp, arkasını kovalamamak. Doğal olmayan, sınıfta kalma olmadığı için, ilköğretimi bitiren yüzlerce öğrencinin hala okuma yazma bilmemesi, dört işlem yapamaması . Okumayı daha sökememiş çocuklara dördüncü sınıfta ingilizce öğretilmeye çalışılması. Doğal olmayan, Ankara'da yaşayan milyonlarca insanın Boztepe mahallesi gibi bir çok mahallede yaşıyanları tanımaması, onlar için birşeyler yapmaması. Bu yıl Boztepe mahallesinde, yoksulluk daha da belini büktü herkesin. Kızlarımızdan birinin babası "Evin reisi değiliz biz bacım. İşsizlik acı. Ama işsiz aile reisi olmak daha acı" dedi; sonra da utanç ve çaresizlik içinde başını önüne eğdi. Mahallede onun gibi yüzlerce baba vardı. Onun bu çaresizliği içimizi acıttı. Çünkü bu yıl yoksulluğun işsizliğin üstüne bir de karakış göz açtırmadı. Boztepe mahallesinde yaşayanlarla birlikte zorlu bir kış geçirdik. Su boruları patladı. Patlayan borulardan fışkıran sular, Genç Kız Evimizi bastı. Bütün mahalleli imdadımıza yetişti. Artık bizi kendilerinden sayıyorlardı. Her yıl bir-bir buçuk, hadi bilemedin iki ton kömür yakılırdı sobada. Ama bu yıl kış bitmek bilmedi. Kömürlerle birlikte evdeki erzaklar da, kış için ayrılan paralar da tükendi. Çocuklar çok sık hastalanıyordu. Öksürükleri yüreğimizi daraltıyordu. Zaten zayıf, çelimsiz olan bünyeleri yine de inanılmaz bir biçimde karakışa meydan okuyordu. Genç Kız Evimize gelen kızlarımıza okuldan geldikleri zaman verdiğimiz meyve, kek, poğaça gibi yiyeceklerin ve sütün miktarını arttırdık. Ama gördükki çocukların çoğu "Ben doydum, kalanını eve kardeşlerime götürebilir miyim?" demeye başladı. Oysa, doymadıklarını anlamamak için kör olmak gerekiyordu. Okullar kar tatili verince, kentteki çocuklar bayram ederken, Boztepe'deki genç kızlarımızın gözlerini umutsuzluk kararttı. "Siz burayı kapatmayacaksınız değil mi?" dediler. "Hayır" dedik, "Hatta okulların kar tatili bitene kadar sabahtan gelebilirsiniz". Tüm kızlarımızın gözlerine, yeryüzünü aydınlatacak kadar ışık doldu. Sobamız bütün bir kış boyunca çıtır çıtır yandı. Soframızda meyvelerimiz, keklerimiz, sütümüz hep oldu. Keyifle, ama hiç durmadan çalıştı kızlarımız. Bu çalışma tempomuza üç kez ara verdik. Bir gün kızlarımızı ve annelerini tiyatroya götürdük. Bu onların yaşamında bir ilkti. Haftalarca mahallede konuşuldu. Önümüzdeki yıl da gitme sözü alana kadar direndiler. Tiyatroyu çok ama çok sevmişlerdi. Sonra, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nü ve 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı kutladık hepbirlikte. Güldük eğlendik. Çocuk ve kadın hakları, ulusal egemenlik üzerine söyleştik. Gönüllülerimizin hazırladıkları yiyecekleri yedik; armağanları dağıttık. Çocuklar ilk kez tattıkları çukulatalı pastalarını yedikten sonra, gerçekten çılgınlar gibi eğlenip bayramlarını kutladılar. Ertesi gün yine çalışmaya başladılar. Çünkü hepsi başarılı olmak istiyorlardı. Evimizde, iki tane Fatma'mız vardı. Biri sarışın yeşil gözlü. "Sarı Fatma" diyorduk ona. Hakkari'den göç etmişlerdi Ankara'ya. Türkçesi çok zayıftı. O yüzden de dersleri tam olarak anlıyamıyordu. Her dersten kötü not alıyordu. Sarı Fatma, çareyi susmakta bulmuştu. Susmanın hiçbir konuda çözüm olmadığını, sorunların üstüne gitmek gerektiğini onun anlıyacağı bir dille bıkıp usanmadan anlattık. Sevgiyle sarılıp, ona güvendiğimizi, başarabileceğine inandığımızı söyledik; iyi de etmişiz. Sarı Fatma kış boyu Türkçesini geliştirmek için durup dinlenmeden kitap okudu. Okuduğunu bizlere anlattı. Hatta arkadaşları biraz derslere ara verip bilgisayar oynarken bile, O, "En iyisi ben kitap okuyayım. Oyunu tatilde oynarım" dedi. Türkçesi gün geçtikçe düzeliyordu. Her "aferin"den sonra daha çok çalışıyordu sarı Fatma. Ama ders yılı sona erip de, elinde karnesiyle karşımıza dikilip "Sizi çok mutlu edecek bir şey göstereceğim. Türkçe'den dört aldım. Sınıfımı da teşekkür ile geçtim." derken, sarı Fatma'nın yeşil gözlerindeki özgüveni keşke sizler de görebilseydiniz. Yanlız sarı Fatma değil, tüm kızlarımız çok başarılıydı. Dört kızımız "teşekkür"le, öteki kızlarımızın tümü "takdir"le sınıflarını geçmişti. Bizi mutlu eden bir başka başarı ödülünü de, geçen yıl liseye başlayan 7 kızımız getirdi. Liseye başladıkları ilk 2-3 hafta boyunca hepsi panik içindeydi. Dokunsanız ağlayacaklardı. Çünkü, Boztepe mahallesinden ilk kez inip kentle tanışmışlardı. Kent onları çok korkutmuştu. Ama bütün yıl elbirliği, gönül birliği ettik ve sonunda hep birlikte başardık. Karnelerin alındığı gün, onlar da Genç Kız Evimizdeydi. 5 takdir ve 2 teşekkür ile tüm liseli kızlarımız sınıflarını geçmişlerdi; artık lise 2 öğrencisiydiler. Geçen yıl Boztepe'den korkarak gittikleri kentten, başarıyla, asıl önemlisi yıkılmayacak bir özgüvenle geri dönmüşlerdi. Şurada üniversiteye ne kalmıştı?! İki yıl sonra üniversite sınavlarını da kazanıp, aynı özgüvenle karşımıza geleceklerine inancımız tam. Onların da, bizim her zaman, onların yanında olacağımıza inançları tam. Karnelerin alındığı gün hepimiz oradaydık. Hepimiz birbirimize sarılıyor , birbirimizi kutluyorduk. Keşke sizler de orada olsaydınız da, bu sevgi yumağının görkemini görseydiniz. Emeğin, çalışmanın, elbirliğinin, sevginin sonucuydu bu başarı. Peki, sizler, niye orada değildiniz? Kısacası, Genç Kız Evi'nin olanaklarından yararlanan genç kızlarımız, bu yıl da yüzümüzü güldürdü. Her geçen yıl, bilgilerini daha sağlam temellere oturtarak, başarılarını pekiştiriyorlar. Verilen ödevlerini hem kütüphaneyi, hem de interneti kullanarak yapıyorlar; bu onların araştırıcı yönlerini de geliştiriyor. Genç Kız Evi deneyimimiz, okullarında, mahallelerinde ve hatta evlerinde, yeterli ilgi ve destekten yoksun kalan kızlarımızın nasıl silkinebildiklerini gösteriyor. Özgüven kazanıp, geleceğe umutla bakabileceklerini kanıtlıyor. Bu insanın doğasında zaten var. Yeterki bir el veren olsun. Çünkü zaten onlar, ezilmek, dışlanmak, eşitsiz konumlarını bir ömür boyu yaşamak istemiyorlar. Evet, Boztepe mahallesinin tüm sakinleriyle zorlu bir kışı geride bıraktık. Çalıştık, başarıya ulaştık. Şimdi geçen yıl kızlarımıza ve annelerine verdiğimiz bir sözü tutma zamanı. Gezmeye gidiyoruz yine. Heyecan dorukta. Dolmalar, börekler, domatesler, meyveler vs dolu çıkınlarımız, toplarımız, iplerimiz her şey tamam. Bu kez Gölbaşı'na gidiyoruz. Otobüslere doluştuk. Neşe içinde ulaştık göl kenarına. Gölü ilk kez görüyordu çoğu. En az 8-9 çocuk parkı ve bir lunapark vardı. Çocuklar oradan oraya koşuyorlardı. Yanlız onlar mı? Ondört onbeş yaşlarında evlendirildikleri için çocukluklarını yaşayamamış anneleri de onlardan farksızdı. Mini trene binip gölün etrafını dolaşırken, onların mutluluğu yüreğimize doldu. Yorgunluğumuz bir anda yok oldu. Gücümüze güç kattı. O gün kızlarımız ve anneler, hem çılgınlar gibi eğlendiler; hem de kendi dünyalarının dışında ne kadar büyük bir dünya olduğunu gördüler. "Nimette ve külfette" birarada olmanın ve mücadele etmenin ödülünü yaşadılar. Bu güzelliği görmeliydiniz. Keşke siz de orada olsaydınız? Peki ama niye orada değildiniz? Dileğimiz, sizlerin de bizimle birlikte olmanız; Genç Kız Evlerinin çoğalması; bu destekten yararlanan kızların, yaşamlarını ve ülkelerini çağdaş değerler yönünde dönüştürmeleri. Haziran 2006 Genç Kız Evi'nde Sevinç Resmi büyütmek için üzerine tıklayınız. 23 Nisan 2007. Genç Kız Evi'ndeki kızlarımızda olağan dışı bir hareketlilik var. Erkenden gelmişler; kapının açılmasını bekliyorlar. Kimi duvarın üzerine oturmuş; kimi merdivenleri bir iniyor bir çıkıyor, bir sokağın başına gidiyor, bir geliyor; kimisi "Son anda bir değişiklik olur mu acaba?" kaygısıyla ne yapacağını bilemiyor. Zaten Genç Kız Evi'ne gelirken giyimlerine özen gösterirlerdi; ama bugün daha bir temiz, daha bir özenli giyinmişler; üstlerindeki en güzel giysileri. Çünkü bugün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Atatürk, Türkiye tarihindeki en önemli günü, Cumhuriyetimizi, bağımsızlığımızı daha da ileri taşımaları için, çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmaları için çocukları görevlendirmiş. İşte bu çaba içerisinde olan Boztepe'li genç kız çocuklarımız, Çankaya köşküne gidiyor. Hem Atatürk'ün yıllarca Türkiye Cumhuriyeti'ni yönettiği köşkü görecekler ve hem de Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer ile tanışacaklar. Ne büyük bir onur. Sayın Cumhurbaşkanının genç kızlarımızı onurlandırması, bir anda bütün Vakıf çalışmalarının önüne geçti. 5.Çalışan Çocuklar Fotoğraf Yarışması'nın sergi açılışı ve ödül töreni bile bir gün ertelendi. Boztepe'li genç kız çocuklarımızın, Çankaya Köşkü'nü ziyaretleri, beklediğimiz gibi, çok güzel ve etkileyici oldu. Görkemli salonlar, halk oyunları, Cumhurbaşkanı'nın konuşması, her çocuğa birer armağan vermesi ve tek tek her çocuk grubuyla fotoğraf çektirmesi, unutulmayacak anlardı. Dönerken yolda bir Boztepe'li genç kızımız dedi ki: "Ne şanslıyız!". Biz de, dedik ki: "Bu bir şans değil; çalışkanlığınızın, okumak ve ülkeye katkıda bulunmak, tüm engelleri aşmak için gösterdiğiniz çabaların bir ürünü". Nisan 2007
Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Vakfı |