Sunum

ÇOCUK EMEĞİNİN SONA ERDİRİLMESİ :
Genç Kız Evi Deneyimi

Çocukların çalışma yaşamına erken yaşta girişlerinin yol açtığı olumsuzlukların öndegelen ikisi sağlık ve eğitimlerindeki kayıplardır. Fişek Enstitüsü, önce çalışan çocukların sağlıkları sorununa eğildi. Gerek işyerlerinde gerekse Çıraklık Eğitim Merkezlerinde onlara sağlık hizmeti sunabilmek için model geliştirildi. Bu yöndeki çalışmalar hala sürüyor.

Bu kez çalışmaya aday çocukların eğitimden kopmamaları, dolayısıyla çalışan çocuklar arasına katılmamaları için uğraş veriyor. Çünkü yalnızca istemek ve dileklerde bulunmak, çocukların eğitimlerini sürdürebilmeleri için yetmiyor. Onlara derslerini çalışabilecekleri “sıcak ve sessiz” ortamlar, onlara derslerinde destek olacak dostlara gereksinmeleri var. Bazen bizlere küçük görünen paralar, onlar için aşılmaz duvarlar oluşturuyor.

Genç kız evinde, kız çocuklarına gösterilen ilgi ve sevgi, onların birey olma bilinçlerini ve özgüvenlerini de geliştiriyor. Ders başarıları yükseldikçe, hem onların yaşamdan beklentileri yükseliyor; hem de ailelerinin umutları artıyor. Annelerinin üretim çalışmaları içerisinde yer alması ve gelir elde etmeleri de, bu kez annelerinin ve eşlerinin yaşam düzeylerini etkiliyor.

Genç kız evi deneyimi, kızlarımızın öğrenim yaşamı boyunca sürmesi gereken bir çalışma. Diğer bir deyimle sürdürülebilirliği sağlanmazsa, yapılan tüm çalışmaların hiçbir anlamı yok. Fişek Enstitüsü, çalışan çocuklara sağlık ve sosyal hizmet sunumu çalışmasını 23 yıldır sürdürerek , bu konudaki başarısını kanıtlamıştır. Genç kız evi deneyiminin sürdürülebilirliğinin en önemli güvencesi, bu özgeçmiştir.

Kız çocuklarına yönelik yürüttüğümüz bu deneyim, onları bir yandan çalışma yaşamından uzak tutarken; bir yandan da erken evliliklerden uzak tutacak. Evlilik yaşının giderek ileri yaşlara atılması, genç kızların evlendikten sonra da mesleklerini sürdürmeleri, çocuk işçilerin sayısında azalmaya yol açacaktır. Eğitimli ve az sayıda çocuğu olan anneler, hele genç kız evi gibi bir deneyimi yaşamışsa, çocuklarına kendi yaşadığı nimetleri yaşatmak isteyecektir. Olumluluk olumluluğu doğuracaktır.

Çocuk emeğinin sona erdirilmesi, doğru bir hedeftir. Ancak bunun bir toplumsal gereksinmenin sonucu olduğu unutulmamalıdır. Bu hedefe ulaşırken, mutlaka onu doğuran toplumsal gereksinmenin de giderilmesi gerekir. Genç kız evi, hem kızlara ve hem de annelerine katkı sağlayarak, “çocuk işçiliğin temelini oluşturan ekonomik-sosyal gereksinmeleri” ortadan kaldırmaktadır.

“Kentli Evi” Kavramsallaştırması Temelinde “Genç Kız Evi” Modeli

Prof. Dr. A. Gürhan Fişek

7. Sokakta Çalışan ve Yaşayan Çocuklar Kongresi’nde (7-9 Kasım 2008, Şanlıurfa) sunulmuştur.

“Çocuğun yeri neresidir?” sorusunun yanıtı yalındır. Çocuğa bile sorsanız size, “Bunu bilmeyecek ne var: Evi, annesinin babasının yanı.” der. Yaşama baktığımız zaman bu sorunun yanıtının, bu kadar yalın olmadığını, bir çok etmenin de itmesiyle farklılaştığını görürüz. Ama bu “gerçeklikler” bizim görevimizi değiştirmez. Biz “çocuğu”, eviyle, annesiyle babasıyla barışık kılmak zorundayız. “Barışık” sözcüğü tam da yerine oturuyor. Çünkü bu sorun, aynı zamanda ülkenin bugününde de, yarınında da “barış” içinde yaşayabilmesinin anahtarıdır.

Bir başka yanıtı yalın soru da, “Çocuğun zamanının büyük bölümünü geçirmesi gereken yer “sokak” mıdır?” sorusudur. Buna da, hiç kuşkusuz “Hayır, okuldur” denilecektir. Ama yaşama baktığımız zaman bu sorununun yanıtınında yine, bu kadar yalın olmadığını görürüz. İrdelemeyi “eğitim” kavramından başlayarak, “olanaklar” ve “boş zaman” kavramlarına kadar giden geniş bir yelpaze içinde yapmamız gerekir.

Toplum, kendisini doğrudan ilgilendiren böylesi önemli bir konuda, yalnızca devletten gerçekleştirmesini bekleme lüksüne sahip değildir. Çünkü, “barış” ve “çocuk”, toplumu doğrudan ilgilendiren ve etkileri, en derinden hissedilen konulardır. Bunun için de sivil toplum örgütleri, bu konularda ortaya çıkan sorunların daha iyi anlaşılması ve sorunların çözümüne katkı olması için modeller üretmeli; konuyu derinlemesine anlamaya çalışmalı ve benzerlerinin ortaya çıkması için “engelleri” iyi tanımlamalıdır.

Sizlere bugün sunmak istediğim model çalışma, 5.ders yılında da sürdürülmektedir (1). Her şeyden önce, bunda emeği geçen tüm gönüllülere ve “Genç Kız Evi”mizi büyük bir içtenlikle kucaklayan Ankara-Türközü-Boztepe mahallesi halkına teşekkür etmek isteriz.

Genç Kız Evi modelimizin temelini, “kentli evi” kavramsallaştırması oluşturmaktadır (2). Geleneksel değerlerden, çağdaş değerlere ve oradan da “küreselleşme”nin dayattığı değerlere kadar çok geniş bir çerçevede “kentli” olmayı ve “çağdaş değerleri” benimsemeyi tartışmalıyız.

Tartışmalıyız ki, Sayın Prof.Dr. Orhan Cavit Tütengil’in 1969’larda önerdiği, ama bizim hala uygulamadığımız bir projeyi yaşama geçirelim : “Kırdan kente göçenlere, “kentli olmanın ve kentte yaşamanın” farkını anlatalım (3).

Gönüllülerimiz, Ankara’nın çevresinde dar gelirlilerin yaşadığı mahallelerde yürüttükleri araştırmalarda, 8 yıllık temel eğitimden kaçmış genç kızlarla karşılaşmışlardı. Üstlerinde okul önlükleri, bir teftiş anında okula koşmaya hazır, küçük kardeşlerinin ya da ev işlerinin peşinde koşuyorlardı. Yine gönüllülerimiz, bu mahallelerdeki çalışmalarında, yaşadığı sokaktan bir adım ötesini görmemiş kadın ve kız çocuklarıyla karşılaşmışlardı. Değil Kızılay ya da Ulus’u, mahallenin bittiği noktayı bile görmemişlerdi. Nereden bilsinler haklarını ve bu hakların onlara açacağı ufku ?! Daha kendi kentlerini tanımıyorlar, nasıl bilebilsinler Dünya’nın ne denli uçsuz bucaksız olduğunu.

Kentli olmak, kentte yaşamak değildir. Kentte yaşamak, nimetlerden daha çok yararlanmayı olanaklı kılar. Kentteki nimetler ile kırsaldaki nimetler arasındaki fark şudur : Kırsaldaki nimetler doğanın verdikleridir; kentteki nimetler ise, insan yapımı. Doğanın verdiği nimetler sınırlıdır; başka doğa olaylarından etkilenerek azalabilir, çoğalabilir ama yok da olabilir. Kentteki nimetler, insan yapımıdır, ama erişimi sınırlıdır. Çünkü bu sınır, diğer insanlar tarafından konulmaktadır. Burada verilmesi gereken mücadele, herkesin olabilen en geniş nimet paketine erişmesidir; paylaşımın adaletli hale getirilmesidir.

Demek ki her kentli, her nimete erişememekte. Ne kadar çok nimetten yararlanabilirse, biz onu o kadar kentli saymalıyız. Ama nimete erişmek için bazı koşullar gerekir :

  1. Önce onun bir nimet olduğunu bilmek gerekir. Sözgelimi : Elektrik. Eğer hiç elektrikle tanışmamışsak, ondan yararlanarak kullanacağımız elektrikli iev aletlerinin bize neler kazandıracağını da bilemeyiz.
  2. Sonra bu nimeti nerede bulacağını bilmek gerekir. İlaç almamız gerekiyorsa, önce doktora, sonra eczaneye gitmemiz gerek.
  3. Birbirine benzeyen, birbirinin yerine geçen o kadar çok nimet vardır ki; “kıyaslamak” ve “seçmek” gerekir. Kumar da bir eğlencedir; spor karşılaşması da. Bunların arasındaki farkları ortaya koymak ve kendisini bazı eğlencelerden uzak tutmayı seçmek gerekir.
  4. Bir nimeti bilmek yetmez; istemek ve istediğine hiçbir etki altında kalmadan, özgürce karar vermek gerek. Evlilik öyle değil mi? Evlilik, seçenekler arasından, sevdiğini seçen için, bir nimettir. Ama bunu yaparken, karşılıklı olarak kararını özgürce verebilmek gerekir.
  5. Bir nimeti bilmek ve istemek yetmez onu elde edebilmek gerekir. Sözgelimi, kitabın bir nimet olduğunu bilirsiniz ama onu elde edebilmek için, ya paranız olacak ya da kütüphanenin yolunu bileceksiniz.
  6. Kendisi de yeni nimetler üreterek, hem kendi seçeneklerini çoğaltmalı ve hem de başkalarınınkini. Nimet havuzuna katkıda bulunmalı ki, kendisinin de pay alabileceği kadar büyük bir havuz oluşsun.

Ama bir sorunumuz var: Bizi şu anda etkisi altında bulunduran küreselleşme, “paylaşım özürlü”dür. Nimetlerin merkezdeki bir avuç insan tarafından alınmasını; külfetlere geri kalan milyarlarca insan tarafından katlanılmasını öngörmekte ve bunu başarmaktadır.

Nimet sözcüğünün yerine “insan hakları”nı da koyabilirsiniz. Yalnızca insan olmaktan ötürü kazanılan haklar bunlar. Ama eğitim yoksunluğu, tüm insan haklarının da kullanılamadığını gösteren “en” temel göstergedir. Küreselleşmenin paylaşım özürlü yaklaşımına “eğitime erişim” konusunda da tanık olmaktayız.

Kentli olabilmek, insan ürünü nimetlere nasıl erişilebileceğini öğrenmeyi gerektirir. Bu nedenle eğitim görme hakkını, kupkuru bir okuryazarlık anlamında ele alamayız. Sözkonusu eğitim, kişiliği geliştirmeye, olgunlaştırmaya elverişli bir öğretime dayanmalıdır. Bütün başka hakların anlaşılması, bu hakka bağlıdır. Bilinmedikçe, uygulanmadıkça, topluma mal edilmedikçe, “hak”ların hiç kimseye faydası yoktur.

1968 yılında bir düşünür şöyle diyordu : “İnsan haklarının tam anlamıyla uygulanması, gerçekleşmesi bakımından eğitim görme hakkının önemi üzerinde dururken, insanların yarısından çoğunun en köklü haklardan yoksun kalmaya devam ettiklerini, başka bir deyimle, bu insanların insan olmak hakkından vazgeçtiklerini, içinde yaşadıkları dünyada var oldukları halde, o dünyanın dışında yaşadıklarını, yalnızlık, karanlık içinde kaldıklarını; kendilerine de, toplumun yerleşmesine, gelişmesine, ilerlemesine de, yardımları katkıları olmadığını, olamayacağını; üstelik toplum için yük olmaktan başka bir işe yaramayacaklarını düşünmek, elbette ki, çağımızın en acı gerçeği, en korkunç felaketidir.” (4)

Değil dünyanın ne denli uçsuz bucaksız olduğunu, kendi yaşadıkları kenti, bu kentte var olan nimetleri tanımayanlar ne kadar çok.

Gönüllü örgütlerin bu dev sorunla tek başlarına başa çıkmalarına olanak yok. Ama ışık yakmalarına, karanlıkta birbirine yaklaşarak ayakta durmaya çalışmalarına olanak var. Işığa yaklaşma cesaretini gösteren, anne-babaları gibi, “karanlıkta” kalmamaya çalışan gençlere güç vermesine olanak var.

Cenevre Çocuk Hakları Bildirgesi şöyle bitiyor:

“Çocuklar, en seçkin yetilerinin, kardeşlerinin hizmetine adanması gerekeceği duyguları ile büyütülmelidir. ” (1924)

Bu ilkelerin ışığında yetiştirilenlerin, insan yapımı nimetlerin bu denli adaletsiz dağıtıldığı bir ortamda, ellerini kollarını bağlayıp oturmalarına olanak yok. “Sadaka” dağıtır gibi, yaşamını sürdürebilecek kadar yardım verilen, ama geri kalan tüm nimetlerden uzak bırakılan insanların “bağımlı” ve “umarsız” yaşantılarına kayıtsız kalınamaz.

Ailenin kente göçtüğü o ilk ve zor günlerde, ailenin zor zamanlarında, babalarının işsizliğinde, aileyi, çocukların çalışma yaşamına girişi kurtarmıştır. Bunu, ekonomik bir gereksinme ve bir “can simidi” olarak niteleyebiliriz. Ama bu özel dönemler dışında, çocuğunu çalıştırmakta bir sakınca görmeyen, onun “bedensel ve ruhsal yönden zedelenmediğini” sanan aileler, hep dar gelirliler arasından çıkmıştır. Onun için de, bu dar gelirli ailelerin çocukları, “Neden çalışıyorsunuz?” sorusuna, “Ailemize katkı olsun diye” yanıtlamışlardır. Bu çoğunlukla doğru değildir. Özellikle de erkek çocuklar için doğru değildir. Ailenin bütçesinin, erkek çocuklarını meslek lisesine ya da üniversiteye göndermeye el vermemesi; öğretim kurumlarının, iş bulmayı kolaylaştırmadığı inancı; erkek çocuklarını erken yaşta, kendi geleceğini, hayata atılarak şekillemeye yöneltmektedir. Demek ki esas güdüleyici etmen, erken meslek edinme motifidir.

Buna karşın, kız çocukların bir meslek edinmesine gerek olmadığı düşünülmektedir. Onlar bir an önce evlenecek, çok çocuk sahibi olacak ve onlara bakacaklardır. Bu onların ya evde bekletilmelerini (ve ev işlerini yapmalarını); ya da çalışma yaşamına erken yaşta, ama geçici olarak atılmalarını getirmektedir. Genç kızların çalışması tamamıyla ekonomiktir ve “kazandıkları paranın tümünü ailelerine vermektedirler. Çalışan genç kızların cep harçlıkları, daha çok çalışarak, fazla mesai ile elde edip, ailelerinden gizledikleridir. Bu noktada, genç kızların iki seçenekleri var :

  1. Çalışmalarını sürdürmek ve evlenseler de işi bırakmamak: Bu durumda, sınırlı mesleksel bilgilerle, sınırlı bir iş çevresine sıkışıp kalırlar.
  2. Çalışma yaşamında kalıcı ve nitelikli bir emek ögesi olmak: Bunun yolu da, okumaktan, en yüksek nitelikleri kazanmaya çalışmaktan geçer. Bu durumda, önlerinde zengin bir iş yelpazesi oluşur.

Genç kızlarımız, toplumun “can(kurtaran) simitleri”dir. Onlar çalışma yaşamından uzak kaldıkça, toplum, gücünün yarısından yoksun demektir. Onun için de, genç kızlarımızı da genç oğullarımız gibi yetiştirmeliyiz.

Bu düşüncelerden yola çıktığımızda, Genç Kız Evi deneyimimiz, bizim toplumsal sorumluluğumuzun bir gereğidir. Eğitime erişim konusunda en “eşitsiz” konumda olan kızların, örgün öğretimlerini sürdürmelerini, çalışma yaşamına erken yaşta katılmaktan ya da daha yetişkin olmadan evlendirilmelerinden uzak tutulmalarını sağlama düşüncesinin bir ürünüdür. Bu ürün, “haydi kızlar okula” kampanyasında olduğu gibi yalnızca söylem düzeyinde kalan bir çağrı olmamakta, hem okumaları ve hem de “özgür, özgüvenli, çalışkan, ne istediğini bilen ve meslek sahibi” birer birey olmaları için çaba göstermektedir.

Boztepe mahallesindeki çalışmamızın 6.ayında genç kızlara sorduk, “Neden buradasınız?” diye. Sırasıyla beş yanıt verdiler :

  • Burası sıcak,
  • Burası sessiz,
  • Burada bize ilgi gösteriliyor, seviliyoruz.
  • Bilgisayarlar var.
  • Kütüphane var (5).

Bu yanıtlardan herkesin ders çıkarması gerek. “İnternet kafe”ye gitmelerine izin verilmeyen, ama öğretmenlerinin internet gerektiren ödevler verdiği kızlarımız; 2000 kitaptan oluşan bir kütüphaneyi rüyalarında bile görmeyen kızlarımız; “sıcak, sessiz ve sevecen” bir ortam istiyorlar. İşte genç kız evi modelimizin özü, bu gereksinmeleri karşılamaya yöneliktir. Onun yanında yaptıklarımız, ikinci plandadır:

  • Okuldan çıkınca koşa koşa, kestirme yollardan bir sokak aşağıdaki genç kız evimize geliyorlar. O kadar ki, Cuma günleri gelen grup, öğretmenlerinden izin alarak, bayrak töreninde kapıya yakın bir yerde konuşlanıyorlar; daha çabuk okuldan çıkabilsinler ve Genç Kız Evimize daha çabuk gelebilsinler diye.
  • Önce kek ve meyvelerden oluşan beslenme saati. Heyecanla günlerini ve gündemlerini anlatıyorlar.
  • Bunu derslerini tekrar etme ve gönüllülerimizin onların derslerine yardımcı olması aşaması izliyor. Testler çözülüyor ve yanlışlar irdeleniyor.
  • Zaman kalırsa oyun ve bilgisayar (kalmazsa tatil aylarını beklemeleri gerekecek),
  • Haftada bir, kendi aralarından, “haftanın genç kızı”nı seçiyorlar. En az ağzını bozan, arkadaşlarıyla ilişkilerine özen gösteren ve görgü kurallarına dikkat eden genç kız, arkadaşlarınca, haftanın genç kızı seçiliyor. Önceleri herkes kendisini seçiyordu; şimdi genç kızlarımız, seçimlerini, daha nesnel ölçütlere göre sonuçlandırmaya başladı. Bunu bir demokrasi eğitimi olarak da görebilirsiniz.
  • Belki de bu eve, “Genç kız ve annesinin evi” demek daha doğru. Çünkü genç kız anneleri de bu oluşumun bir parçası. Onlara ekonomik katkıda bulunmak için, el işleri veriliyor. Onlara, sorunları olduğunda danışabilmeleri için iletişim kanalları açılıyor. Orada söyleşiler yapılıyor ve 8 Mart Dünya Kadınlar günü birlikte kutlanıyor.
  • Genç kızlarla annelerinin katıldığı, kentin merkezine geziler düzenleniyor. Tiyatrolara gidiliyor. Anıtkabir ve müzesi gezildi. Atatürk Orman Çiftliği’nde, Hayvanat Bahçesi’nde, Gölbaşı Parkı’nda, Lozan Parkı’nda piknikler yapıldı.

Genç Kız Evi modelimizdeki en önemli ögelerden biri sürdürebilirliktir. Bu hem bizim için, hem de genç kızlar için geçerlidir. Görevimizi bir gün bile aksatmadık. Yağmur demedik, kar demedik, yaz demedik çalışma düzenimizi bozmadık. Ama onlardan da, “komşu ziyareti”, “hafif kırıklık”, “uyuya kalmış” gibi gerekçelerle, devamlarını aksatmalarını hoş görmedik; izlenen programlardan geri kalmalarına izin vermedik; derslerini çalışmaları için hep denetleyici olduk. Ama bütün bu zorlukların yanında, kentsel yaşamın zenginliklerini, olanaklar ölçüsünde, genç kızlarımızla paylaşmaya çalıştık.

Boztepe mahallesindeki çalışmamızın 4.yılında genç kızlara sorduk, “Kentli olmak nedir?” diye. Gelen yanıtların zenginliği, genç kız evinin, bir kentli evi işlevini yerine getirdiğini göstermektedir. Genç kızlarımız her şeyin farkındadır :

  • Kent zenginliktir. Kentte her istediğimiz şey var : Oyuncaklar, parklar, oyun alanları vs.
  • Kentte yararlanacak bir çok kurum var : Okul, sağlık ocağı, hastane, eczane, postane, market vs.
  • Kentte oturmak, insanı kentli yapmaz.
  • Kentli olmak, kültür ve sanat çalışmalarını izleyebilmektir.
  • Kentli olmak özgürlüktür.
  • Kentli olmak hak ve sorumluluklara sahip olmaktır.
  • Kentli olmak kurallara uymaktır.
  • Kentli olmak görgü kurallarına uymaktır. Kibar konuşmak, düzgün giyinmektir.
  • Hoşgörülü olmak, başkalarının fikirlerine saygı göstermektir.
  • Kentli olmak okumaktır.

Bunların hepsi genç kızlarımızın sözleri. Genç kızlarımızdan umutluyuz. Onlar haklarının da sorumluluklarının da bilincindeler. Derslerindeki başarıları ve öğretmenlerinin iletileri, bize, içlerinden bir çok başarılı kadın çıkacağını gösteriyor. Her kentte, Boztepe gibi pek çok tepe ve bu tepelerde yaşayan milyonlarca çocuk var. onların kentli olma hakkı yani insanca yaşama hakkı olduğunun acaba biz “kentsoylular” ne kadar farkındayız ?! Asıl önemlisi, sözden eyleme ne kadar geçiyor ?!

Genç kızlarımıza “Boztepe’de bu saydıklarınızdan ne kadarına ulaşabiliyorsunuz?” diye sorduğumuzda, “Çok azına” diyorlar. Ama hepsi kararlı. Okuyup, biz de ötekiler gibi, kent nimetlerinin hepsinden yararlanacağız. Sonra, birkaçı, televizyonda izleyip etkilendikleri bir sloganı söylüyorlar : “Çocuğuz, insanız, hakkımızı söke söke alırız”.

Biz yaştakilerin yapamadığını, onlar başaracaklar. Yarına güvenle bakabilmek için, bugün çok çalışmamız gerek.

————————————————————–


KAYNAKÇA :

(1) www.fisek.org.tr/proje_genckizevi.php

(2) Fişek A.Gürhan : Kentli Evi Kavramının Kurumsallaştırılması, Çalışma Ortamı Dergisi, Temmuz Ağustos 2001, Sayı : 57 s.19

(3) Tütengil Cavit Orhan : Türkiye’de Köy Sorunu, 1969.

(4) Tuncel Bedrettin : Eğitim Görme Hakkı, “İnsan Hakları” içerisinde, UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Yayını, 1969 s.47.

(5) Fişek Oya : Genç Kız Evimiz Şehre Tepeden Bakar, Çalışma Ortamı, Mart Nisan 2005, Sayı : 79 s.14. (www.genckizevi-haber.php)